Yekta KopanSıradan Bir Gün
Kitapta Armağan karakteri, gerçek dışı bir kimlikle kişisel gelişim kitapları yazmaktadır. Yazarın bu romana ‘’Sıradan Bir Gün’’ adını vermesi okurun tekdüze bir günü ve olayları beklemesine sebep olurken eserde geçenlerin hiç de normal olmadığı aşikârdır.
Romanda işlenen meselelerden biri toplumun hızlı tüketim kültürüne alışmış olup tablet bilgilerle yetinmesidir. İnsanların hazır paketler şeklinde ulaşabilecekleri bilgilerle yetinip çok fazla kitap okumaması, eserde Armağan karakteri tarafından, ''Mert Güriz'' kitaplarında özellikle büyük harflerle yazılan cümleleri eleştirilmiştir. Diğer eleştirilen bir mesele de derin gözüken her şeyin sorgulanmadan kabullenilmesi, insanların altını çizebilecekleri uydurma cümleler arayışında olmaları ve bu şekilde aniden kendilerini kişisel gelişmiş varsaymalarıdır. Armağan, bu durumdan duyduğu rahatsızlığı iç çatışma yaşayarak eleştirir ve zamanla kendi emeğine yabancılaşır. Romanda işlenen bir diğer toplumsal mesele insanların kafasındaki namus anlayışıdır. İnsanlar namusu kadına indirgedikleri için romanda Hediye karakteri tarafından Armağan ile yaptığı diyalog ve flashback tekniğiyle eleştirilmiş. Hediye, komşusu Saadet Hanım’ın yıllarca kocası tarafından şiddet gördüğünü ama sessiz kaldığı için bir gece kapılarına dayanana kadar bu şiddetten haberlerinin olmadığını söyler. Daha sonrasında olanlarsa daha acıdır. Saadet hanım ve kocası bir müddet sonra tekrar bir araya gelir ve komşuları sanki hiçbir şey olmamış gibi sessizliklerini korumaya devam ederler.
Armağan’ın Mert Güriz karakterini devam ettirmesinin sebebi, bir noktadan sonra okurların bu gelişim kitaplarını çokça sevmeleri ve talepte bulunmaları olur. Armağan’ın yaşadığı yabancılaşmanın suçu olarak Mert’i görmesi, Mert’in doğum
Martı Jonathan LivingstonRichard Bach
Richard Bach’ın Martı Jonathan Livingston adlı öykü kitabında Martı Jonathan’ ın sürüsünün ona dikte ettiği sadece avlanmak için uçmak fikrine karşı çıkıp özgürleşmek ve mutlu olmak için uçması ve bir anlamda kendini gerçekleştirme yolunda farklılıklara tahammülü olmayan otoriteye direnişi işlenmektedir.
Martı Jonathan, ondan beklenenin aksine keyif, özgürleşmek ve uçmak için uçmaktadır. Kendi bireyselleşme savaşını vermektedir. Martı Jonathan’ dan beklenenler ve hayatını hangi çizgide ilerleteceği onun yerine sürüsü tarafından belirlenmektedir. Ancak Martı Jonathan vazgeçmez ve kendini gerçekleştirdikçe, mükemmelleştikçe tüyleri parlar. Zaman içerisinde martılar, mitleştirilen Martı Jonathan’ ın anlatmaya ve öğretmeye çalıştığı yolu kutsallaştırarak ondan uzaklaşmış ve batıl ritüeller eklemişlerdir. Kitapta en etkileyici bulduğum kısımlar Martı Jonathan’ ın Fletcher’ a söylediği: ‘’ Zavallı Fletch. Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış. O zaman uçmanın anlamını da daha iyi öğreneceksin’’ cümlelerin ardından şeffaflaşarak gözden kaybolması ve kitabın sonunda Anthony’ nin sürüde daha önce hiç görmediği martının kim olduğunu sormasının ardından aldığı cevabın : ‘’Bana Jon diyebilirsin’’ olduğu kısımlardı.
Sonuç olarak Martı Jonathan Livingston kitabından, iletilen mesajın ne kadar da doğru olsa, alıcının belki de geçen zaman sebebiyle mesajın içeriğini çarpıtarak beklenenden çok uzak ve farklı geri dönüt oluşturabildiğini anladım. Sürüye ihanet eden martıların taş kayalıklara sürülmesinin de güçlü bir sözsüz mesaj niteliğinde olduğunu gördüm: Sürünün inandığı ve uyguladığı sınırları ihlal edenler, varlığı yok sayılarak en büyük ceza ve ders verilmeye
Fyodor DostoyevskiBudala
Budala, İsviçre’de epilepsi tedavisi nedeniyle bulunan Prens Mışkin’in Rusya’ya dönüşüyle başlar. Prens Mışkin kendini çöken ve parçalanan bir topluluğun içinde ve hatta merkezinde bulur.
Dostoyevski eserinde, ölüm temasını kendi hayatından izler de taşıyacak şekilde işlemiş. Prens Mışkin’in Fransa’da tanık olduğu idam sahnesinde ölümüne dakikalar kalan mahkûmun ruh halini, belki bir umut cezasının değiştirileceği fikri ile çaresizlik arasında kalışının yüzüne yansıyışını tasviri çok etkileyiciydi. Bunu Ippolit karakterinin hastalığı ve vaziyetinde de görebiliriz. İşlenilen bir başka tema da sevgi olmuş: Bunu Eros ve Agape türünden sevgiyle irdelemiş. Prens Mışkin eserin başında hastalığı sebebiyle hiçbir kadınla evlenemeyeciğini söylese de ilerleyen bölümlerde Aglaya için Eros türünden, Nastasya için de Agape şeklinde sevgi beslemeye başlar: ‘’İkisine olan aşkı iki değişik aşk mıydı yoksa?’’ şeklinde sorgulanmış kitapta(Sayfa 740). Birini arzular, diğerini acıma ve merhametle sevdiğini söyler. Bu iki sevgi o kadar bulanıklaşır ki Prens’in ruhu azap çeker, budalalaşır. Dostoyevski ayrıca eserde toplumun kapitalizmle yozlaşmasını da eleştirmiş. Bunu karakterlerin Nastasya’yı parayla satın alıp evlenebilecekleri düşüncesi, toplumun inanılmaz dedikoduculuğu, para derdiyle ahlaksızlaşması üzerinden işlemiş.
Kitapta çok büyük bir yer tutan ögelerden biri muhakkak ki Prens Mışkin’in epilepsi hastalığı... Prens’in hastalığı onun hem budalalık işareti hem de onu kutsal, ilahi bir varlıkmış gibi gösteren yanı olmuş. Prens o kadar saf ve temiz ki insanları yüzlerinden kolayca okuyabiliyor ve bu kadar da olmaz dedirtecek şekilde merhametiyle ön plana çıkıyor. Bu merhametiyle insanların acılarını, dertlerini hafifletmeye çabalıyor. Ama onun bu çabası da onu