toplumsal uysallığımız konusunda düşüdürücü tek şey, hepimizin belli bir dereceye kadar istemeden de olsa başkalarının isteklerine göre yaşamamız değildir. daha tehlikelisi bedenselliğimizin bir anlamda dışına çıktığımız anda esas kendilik duygularımızın aniden uyanmasıyla ortaya çıkan özgürlükten korkmaya başlamamızdır. hepimiz özgürlük istediğimiz halde, saygısını ve övgüsünü beklediğimiz güce çeşitli şekillerde bağlıyız. bu, bizi sonsuz bir tasvip edilme ihtiyacına mahkum eder, hem de gerçek isteklerimizi reddedenlerin tasvibine. daha öce söylediğim gibi," sevgilerine" bağımlı olduğumuz insanların isteklerine taviz vermeyi çok küçük yaşlarda öğrendik.
alışmakta olan benliğinin büyük parçaları bilincinden ayrılır. bu ayrılmayı sürdürebilmek için ise çaresizliği bir reddetme vr nefret nesnesi haline getirmek zorundadır ve bizi tehdit eden çaresizliğin kendisidir, ona neden olan durum değil. böyle kendi çaresizliğimizi ortaya çıkarabilecek her şeyden intikam alırız. bu yüzden başkalarının çaresizliğini hor görürüz. Bu hor görmenenin altında kendi. korkumuz yatar, kendimizi aşağılanmış hissederek, bunu telafi ettiğini düşündüğümüz gücün ve güç ideolojisinin gerekliliğini artırırız. bu yüzden ezilenler, başkalarının ezebilmek için kendilerini ezenlerin tarafına geçer: insanın insanlığını kaybettiği sonsuz bir süreç. böylece bizi kendi özerkliğimize götürebilecek her adımdan nefret ederiz. bitmek bilmeyen başarı ve verimliliğe duyulan şiddetli arzu özerkliğin yerini alır. ama özerklik eğilimi reddetmemizin nedeni, bize yalnızca boyunduruk altında olduğumuzu hatırlatma ihtimali değildir. gerçek özerklik çaresizlikten kaçmak için ayak uydurduğumuz güç oyunlarının maskesini düşürmektir aslında. hepimiz bir dereceye kadar bu oyunun içinde olduğumuzdan sonuç istemesek de insanlıktan çıkmaya yönelik genel bir eğilim olarak karşımıza çıkar.
"kapatmaya çalıştığınız bir kapıdan çıkamazsınız." tutunmaya çalıştığınız bir düşünceden kaçamazsınız. kendi haline bırakmalı ve ondan uzaklaşmalısınız. başka yöne yönelmelisiniz.