Bu kitabı okurken aslında insanlığın en karanlık dehlizlerinde, kadına yönelik küresel ve sistematik şiddetin anatomisinde yürüdüm. Dışarıdan bakıldığında son derece saygın, güçlü ve köklü görünen devasa bir ailenin, kendi içinde nasıl çürüdüğünü ve ne büyük canavarlıklar sakladığını okumak tüylerimi ürpertti. Bir çocuğun en güvende olması gereken ebeveynlerinden korunmak zorunda kalması, o duvarların arkasındaki iğrenç sırlar bu hayatta tanık olunabilecek en büyük trajedilerden biri.
İşte toplumun ve bu büyük ailenin kadını her alanda baskılayan ikiyüzlü düzenine karşı Lisbeth Salander, dahi zekasıyla muazzam bir başkaldırı temsil ediyor. Alıştığımız o "kurban" rollerini elinin tersiyle iterek, o karanlık geçmişin ve katillerin hesabını kendi yöntemleriyle soruyor.
Tabii ki bu devasa gizemi aydınlatırken Mikael Blomkvist’in sarsılmaz gazetecilik inadını ve araştırmacı başarısını da göz ardı edemeyiz. Mikael’in kadınlara karşı o doyumsuz ve bencil zaafları karakterinin eleştirdiğim bir yönü olsa da, adalet arayışındaki emeği yadsınamaz. Bu iki karakter bir araya geldiğinde durdurulamaz, birbirini tamamlayan muazzam bir güç oluşturuyorlar. Hikayeyi asıl sırtlayan da zaten bu ortak zekanın başarısı.
Bu kitap sadece bir cinayet çözme hikayesi değil; büyük ailelerin, güçlü kurumların maskelerini düşüren ve toplumsal kirleri Salander ile Mikael'in o unutulmaz iş birliğiyle yüzümüze çarpan sarsıcı bir başyapıt.Bence şans verilmesi gereken bir eser.
Stieg Larsson’un Ejderha Dövmeli Kız ile açtığı Millennium serisi, ilk kitabıyla bende oldukça güçlü bir etki bırakmıştı. Kitabı fiziksel olarak okumamış, dinleyerek tüketmiştim; buna rağmen kurgunun sertliği, karakterlerin derinliği ve olay örgüsünün merak duygusunu diri tutan yapısı beni serinin devamına taşımaya yetmişti. Bu nedenle serinin ikinci kitabı olan Ateşle Oynayan Kız’a başlarken beklentim doğal olarak yüksekti. Ne var ki bu ikinci kitap, ilk kitabın bıraktığı o yoğun etkiyi aynı kuvvette sürdüremedi.
Öncelikle şunu söylemem gerekir: Bu seri bana göre dinlemeye çok uygun bir seri değil. İlk kitapta da yer yer bunu hissetmiştim; fakat orada hikâyenin gücü, anlatımın ağırlığını taşıyordu. Ateşle Oynayan Kız’da ise aynı şeyi söylemek güç. Roman, özellikle bazı bölümlerde gereğinden fazla genişliyor; anlatı ilerlemek yerine sanki kendi etrafında dönmeye başlıyor. Bir noktadan sonra okur ya da benim deneyimimde dinleyici, olayın nereye varacağını merak etmekten çok, “artık biraz ilerlese” hissine kapılıyor. Bu da kitabın ritmini zayıflatıyor.
Kitabın en temel açmazı, merak duygusunu canlı tutmasına rağmen bunu her zaman güçlü bir sürükleyiciliğe dönüştürememesi. Bazı bölümlerde anlatılanların romanın bütününe ne kadar hizmet ettiğini sorgularken buldum kendimi. Karakterler, olaylar ve ayrıntılar çoğaldıkça hikâyenin merkezi de zaman zaman bulanıklaşıyor. Özellikle dinleme deneyiminde bu dağınıklık daha belirgin hale geliyor; çünkü metin, okurun geri dönüp bağlantıları kontrol edebileceği türden sakin ve temiz bir akış sunmuyor.
Buna rağmen kitabı bütünüyle başarısız ya da etkisiz bulduğumu da söyleyemem. Larsson’un kurduğu dünyanın sert, karanlık ve rahatsız edici atmosferi hâlâ kendisini hissettiriyor. Özellikle Lisbeth Salander karakterinin taşıdığı
Uzun süredir bu kadar zevkli bir kitap okumamıştım. Tadı damağımda kaldı diyebilirim. Gizem, aşk, çıkar ilişkileri, cinayet, suç... Aradığım kanı buldum 1K okurları.
Mikael Blomkvist, saman altından su yürütüp yasa dışı bir şekilde zengin olanların ipliğini pazara çıkaran bir gazetecidir. Milenyum dergisinde çalışan Blomkvist bir gün sağlam bir taşa çarpar. O zaman kadar yayımlandığı tüm makaleler ile ün, saygınlık ve güvenirliğe sahip olan Blomkvist ise yaptığı hata ile her şeyini kaybeder. Bir gazeteci olarak okurların güvenini kaybetmiş olmak ise hepsinden kötüdür. Bu kötü olay sayesinde yolları Henrik Vanger ve ailesi ile kesişir.
Henrik Vanger yıllar önce kaybolan yeğenini aramaktadır. Harriet Vanger, Henrik Vanger'in biricik yeğeni, her sene düzenlenen aile toplantısı sırasında aniden ortadan kaybolur. Henrik bunun bir kayıp değil cinayet olduğuna emindir. Katilin aileden biri olduğuna dair hiç şüphesi yoktur. Blomkvist'i ise bu olayı bir kerede onun araştırması için işe almak ister. Zaten her şeyini kaybetmiş olan Blomkvist ise her ne kadar istemese de bu teklifi kabul eder.
Bir diğer ana karakter olan Lisbeth Salander, bir güvenlik şirketinde araştırmacı olarak çalışır. Görevi, müşterilerin istekleri doğrultusunda insanların sırlarını araştırmaktır. Kısacık saçları, piercingleri, dövmeleri ve soğuk bakışlarıyla tuhaf bir tip olan Salander'in yolu ise Blomkvist ile karşılaşır. Salander araştırmaya yardım etmeye başlar. Bu noktadan sonra olaylar daha da derinleşir.
Yazarın karakterlerini derin bir şekilde işlemiş olmasına bayıldım. Kitaptaki bir çok karakteri detaylı bir şekilde tanımak hikayeye olan tutumumu ciddi anlamda değiştirdi. Her taşın altında bambaşka bir olay çıkıyor. Dedikleri kadar varmış; kitabın başından kalkmak istemedim.
Kitap dört farklı
Bu sadece bir polisiye değil, kadına yönelik şiddete ve yozlaşmış sisteme karşı sessiz ama çok güçlü bir başkaldırı hikayesi. Lisbeth gibi bir karakterle tanışmak gerçekten harikaydı..
Neden bu kadar sert olduğunu sonuna gelince çok iyi anladım. Yazar, modern ve medeni görünen toplumların maskesinin altında ne kadar ilkel bir şiddetin, özellikle de kadına yönelik sistematik bir zulmün yattığını tam anlamıyla vurguluyor.
Lisbeth Salander karakteri ise benim için artık unutulmazlar arasında. Onun sistem tarafından hırpalanmasına rağmen boyun eğmeyişi, kendi adaletini kimseye muhtaç olmadan kurması çok etkileyiciydi.
Kitabı okurken yazarı Stieg Larsson sanmaya devam ettim, aradaki farkı hiç hissetmedim. Lisbeth yine kendine has, aykırı ve keskin zekasıyla hikayenin ruhunu tek başına sırtladı.
Ölmesi Gereken KızDavid Lagercrantz · Pegasus Yayınları · 2019449 okunma
Ejderha Dövmeli Kız, sıradan bir polisiye romanın çok ötesinde, benim zihnime adeta kazınan sarsıcı bir deneyim. Kitabın kapağını açtığınız anda kendinizi İsveç’in dondurucu soğuğunda, zenginlerin ve karanlık aile sırlarının tam ortasında buluyorsunuz.(bunu anlatırken hala tüylerim diken diken oluyor:)) . Stieg Larsson, öyle bir atmosfer yaratmış ki, karlı adanın ıssızlığını ve Vanger ailesinin malikanesindeki o tekinsiz sessizliği iliklerinize kadar hissediyorsunuz, bakın abartmıyorum kitabı okuyan herkes bilir ne demek istediğimi. Hikaye ilerledikçe çözülen düğümler, sizi bir sonraki sayfaya geçmek için sabırsızlanan bir bağımlıya dönüştürüyor.
Kitabın asıl parlayan yıldızı ve edebiyat dünyasına armağan edilen en aykırı karakter şüphesiz Lisbeth Salander. O, bildiğiniz kahraman kalıplarının hepsini yerle bir ediyor; asosyal, dövmeli, gizemli ve tam bir hacker dâhisi! Lisbeth’in keskin zekası ile idealist gazeteci Mikael Blomkvist’in sarsılmaz inadı birleştiğinde ortaya çıkan sinerji, okuma keyfini zirveye taşıyor.
Bu romanı benim gözümde devleştiren şey ise sadece sürükleyici gizemi değil, arka plandaki o sert ve cesur toplumsal eleştirisi. Yazar, "kadına yönelik şiddet" ve "gücün kötüye kullanımı" gibi ağır temaları, gerilim dozajını hiç düşürmeden hikayenin kalbine yerleştirmiş.
Ben bu seriden hatırlamıyorum ama bir kitabını ya 2. Ya 3. yaklaşık 700 küsür sayfa 9-10 saatte hiç bırakmadan bitirdiğimi hatırlıyorum (tabi o zamanlar iş güç okul yok :)) Kitabın son sayfasını çevirdiğinizde bir sonraki serinin devamı olan ateşle oynayan kız kitabına başlamak için emin olun hiç vakit kaybetmiyorsunuz.
Eğer gerçek bir polisiye ve zeka fırtınası arıyorsanız, bu kitap tam bir başyapıt!