Sevim Burak’ın altı öyküden oluşan kitabının içerisinde en beğendiğim iki öykü “Büyük Kuş” ve “Ah Ya Rab Yehova” oldu. Bunlardan Ah Ya Rab’ın teolojik göndermeleri, Büyük Kuş’un ise duyguyu geçirmekteki mahareti beni etkiledi. Altı öykünün hepsini incelemek yerine “Ah Ya Rab Yehova”ya dair yorumumu yazmakla yetineceğim.
Sevim Burak 1931'de doğmuştur. Tıpkı bu öyküsündeki Zembul Allahanati'nin ölüm tarihi gibi. Neredeyse bir şiir okuyor gibi hissedeceğiniz için net bir olay çizgisi takip etmekte zorlanmış olabilirsiniz, ben de zorlandım. Bunun için Sevim Burak'ı tanımak zorundasınız. Annesinin bir Yahudi olduğunu ve bunu sürekli üzerinde taşıdığını, babasının değil "annesinin kızı" olarak anıldığını kendisi daha önce ifade etmiş. Kendisi Kuzguncuk'ta kozmopolit bir ortamda büyümüş. On altı yaşında annesini, yedi ay sonra da babasını kaybetmiş. Sevim Burak'ın bir kalp rahatsızlığı yaşadığını ve bunun için açık kalp ameliyatı geçirdiği de ekleyelim.
Şimdi öyküye gelirsek Kuzguncuk'ta yaşayan Bilal'in gebe bıraktığı Yahudi kadın Zembul ile evlenmekten kaçındığını, onu ilgisiz bıraktığını görüyoruz. öykü boyunca Zembul'un Yahudi yakınlarının ve hamileliğinin verdiği baskı babasının ölümünden sonra Bilal'in topuğundan giren bir iğneyle -ki insanoğlunun en zayıf yeri olması enteresandır- paralel olarak tasvir edilmiş. Bu iğne kalbine ilerleyecek ve onu öldürecektir. doğan bebek ise Verdul/Ferdi adını alır. Böylece öykünün en başında ağabeyi İsrail'in Zembul'e hesap sorarken Zembul'ün verdiği yanıt gerçekleşir.
Öykünün başındaki bir noktaya dikkat etmek gerekir:
"Zembul Allahanati loğusa yatağındaydı ve oğlu 40 günlüktü...ve dedi - dinle ağabeyim, kalk git, akrabalarımıza haber ver, beni almaya gelmesinler, söz ver ki, beni Yahudi Mezarlığı'na koymayacaksınız. Bana