Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum: "Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım."
pis nefesini gercekten ensemizde hissedene kadar, sevdiklerimizi alip goturme olasiliginin mide bulantisini en derinimizde hissedene kadar olumle alay ederiz. suratina bir kahkaha patlatiriz, dalga geceriz, kucumseriz. korkmuyor tavri takiniriz. hatta belki dans ederiz. fakat bir gun, bir gun gercekten de soluk renkli uzun parmaklarini sevdiklerimizin uzerlerinde gezdirdiginde; onlari kaybedilme, bundan sonra on-lar-siz var olabilme zorunlulugunun urkunclugunu ve acisini fark edince, hayatta oldugundan emin olmamiza ragmen "ya soyle olsaydi"larla hungur hungur titredigimizde aslinda olumun hic de oyle asik atilmayasi oldugunu, olume hak ettigi saygiyi vermemiz gerektigini ve en sevdiklerimizi, en degerlilerimizi bizden aniden (soz konusu sevdiklerimiz olunca her an anidir, doyamadiklarimizi kaybetmek her daim anidir) almamasi icin gerekirse onunde egilinmesi gerektigini idrak ederiz. olum biat edilesidir.
Kendini yitirme ve her şeyi reddetmenin, hiçbir şeye benzememenin, bizi tanımlayan şeyi sonsuza kadar parçalamış olmanın, şimdiki zamana yalnızlığı ve hiçliği sunmanın, ansızın yeniden canlanan yazgılarda yegane temel düşünceyi bulmanın esrikliği.