Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neye?
Ben de sana bu satırları yazıyorum. Düşünüyorum: seni nice sevdiğimi, hayatımı, hayatımızı... İnsan, diyorum, ne isterse o olur. Daha doğrusu insanlar. Gece Bilecik’ten geçiyordu tren. Memo uyanıktı. Ona orda geçen çocukluk günlerimi anlattım. Sonra saatler geçti, ortalık ışıdı, vagon gelincik tarlalarının arasından geçmeğe başladı. Kıpkırmızıydı hepsi de.Sana o kırmızıların tadını, tazeliğini, ileriye dönüklüğünü, kalabalıklığını gönderdim. Almadın mı? Sen ki sümbülsün, leylaklaştın, ama haklı olarak manolya olmayı her zaman yadsıdın. Elif’sin sen, anısın ve geleceksin, gerçeksin ve düş. Şiirin takma adı, devrimin ağaç altı, alnımın yazısı. Evet, sende ıhlamur kokusu, bende tarçın kokusu. Yapıtlarını deniz kıyısında birbirine karıştıran iki eski uygarlık gibiyiz.