“Mutluluğun kendinle münasebetine has bir durum olduğunu unutma. Düşünceler sözlerine, sözlerin eylemlerine dönüşür. Kaderin de, şansın da, geleceğin de eylemlerinde gizlidir...”
Bir çırpıda biten, oldukça anlaşılır, dili yalın bir kitap, 1 günde bile bitirilebilir kısaca. Geçenlerde aslında çok eski bir film olan ama benim yolumun yeni kesişebildiği orijinal adıyla “La Vita e Bella” bizim bildiğimiz şekliyle de Hayat Güzeldir’i izlemiştim. The Piyanist filminin gerçekliği ve ağırlığından sonra daha tatlı açıdan olayları bize aksettiriyordu film. Sonrasında Naziler ve Yahudi soykırımıyla ilgili daha çok şey bilme isteğimin önüne geçemedim ve araştırma yaparken Çizgili Pijamalı Çocuk kitabına rastladım. Bir araştırma kitabı olmadığını, bir çocuğun gözünden yaşanılanların anlatılmaya çalışıldığını elbette biliyordum ama bu konu hakkında pek de bilgiye sahip değilseniz kitap sizi o denli üzmeyecektir. Kendi açımdan baktığımda aslında tersten bir sıralama yapmış olduğumu görüyorum. En gerçek, en ağır ve yoğun olandan daha hafife doğru bir sıralamayla gitmiş oldum. Kitaptan ne kadar etkilendiğimi soracak olursanız da daha küçük yaşlarda okuduğum bir kitap olsaydı oldukça etkilenirdim aslında. Ancak şu an o kadar vurucu bir etkisi olmadı diyebilirim. Spoiler vermeden kitabın sonunun bir tık şaşırttığını söyleyebilirim. Ancak zaten aslında başından beri Bruno’nun “merak”ının kendisini böyle bir sona götüreceği de belliydi. Ben Bruno’nun sonundan çok babasının vicdan azabı çekişini ve belki bu olay yüzünden askerlikten istifa edip kendi içsel yolculuğuyla bu kötülüğü insanlara sırf Yahudi olduğu için yapmanın korkunçluğuyla bu kötülükten vazgeçmesini, birilerine engel olmasını vs. belki de görmek isterdim. Söylemeyi unutmadan kitabın bir de filmi varmış ben de sonradan bilgi sahibi oldum. Ben kişisel olarak bir eserin kitabını okursam filmini izlemeyen, filmini izlersem de kitabını okumayanlardanım. Genelde de kitabını okumayı tercih edenlerdenim, bu
Çok uzun zamandır kitaplığımda duran bir türlü elimin okumaya gitmediği bir kitaptı. Oysa kalın bir kitap olmasına rağmen bir çırpıda biten, kitabın başından sonuna kadar o sürükleyiciliği devam ettiren, her bir sayfayı çevirdikten sonra diğer bir sayfada ne olduğunu hep merak ettiren.. Dönem, zaman ve mekan fark etmeksizin “kadın” olmanın zorlukları, seçilmemiş bir durumun sonucunu her an hissetmek ve bunun ağırlığıyla mücadele etmek. Kitap özelinde Afganistan odaklı, 2 kadının hayatlarının garip bir şekilde kesişmesi ve yaşamları boyu verdikleri “hayatta kalabilme” mücadelesini konu edinse de aslında ataerkil bir toplum yapısının coğrafi konumdan bağımsız bir şekilde ne denli içimize işlediğinin bir göstergesi.
Khaled Hosseini’nin bu kitapla birlikte 3 kitabını da okumuş bulunmamla birlikte tabi ki ilk göz ağrım her zaman Uçurtma Avcısı olacak. Eğer o kitabı okuduysanız yine yazarın aynı coğrafyayı ve o coğrafyaya ait etnik ve kültürel birçok unsuru ustalıkla anlatma becerisine şahit olmuşsunuz demektir. Bin Muhteşem Güneş’e dönecek olursak spoiler vermek de istemiyorum ancak şunu söyleyebilirim kitabın sonuna kadar hep daha farklı bir şeyler bekleyerek okudum, ancak tabi ki olaylar benim hayalimdekinden farklı gelişti. Ve belki de aslında kitap okurken bile gerçek hayatla bir kez daha karşılaşmış oldum. Sabahattin Ali’nin de dediği gibi : “Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.” sözünü buraya bırakmak istiyorum..