Lüks.
"hep sakin biri kalmak zorundayım çünkü, gözüm karardığında olacakları bende tahmin edemiyorum."
"Mutluluğumuzun onda dokuzu yalnızca sağlığımıza dayanır. Sağlık yerindeyse her şey bir zevk kaynağı olur; sağlık olmadan ise hiçbir dışsal lüks, hatta zihnin zenginliği bile tam olarak tadılamaz. Gerçekten de, sağlıklı bir dilenci, hasta bir kraldan daha mutludur." Arthur Schopenhauer
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Eskiden kitap okumak daha kolaydı sanki şimdi dikkatimi dağıtan o kadar şey var ki
(Rüya) (Lilith bir masada takım elbiseli bir adamla konuşuyordu. Adam bütün statüsüne ve konumuna rağmen ayakta duruyordu. Lilith ise oturuyor adamla dalga geçiyordu.) Adam: Ailemi bağışla Sana ne zararımız var ? Lilith:Benle ilgili bir durum yok Eğer olsaydı şuan yaşıyor olmazdın Hatta sadece sen değil Kesimin zararlı senin Orda burda “ayrım yapmak kötüdür hepimiz biriz” diye çığırır örnek insanlar olduğunuzu idda edersiniz Oysa bütün dümen nezaketinizle - Şık Dinazorlar olarak ayrım yaptığınızı sızdırmadığınızı zannedip- gelir seviyesine göre insanları sınıflandırır sizden az kazananları -küçük- görür tepeden bakarsınız. Oysa küçük gördüklerinizin çok azı insan olabilmiştir siz ise yalnızca - Nezaketi bütün-Leş kargalarısınız - En iyinizin kokain kadar beyaz olduğuna eminim. Manevi meselelerin birini ele aldım sadece maddi meselelere girmeyeceğim. Neye sahip olduğunuzla ilgilenmiyorum Sonuçta en kralınız da bir karış toprağın altına girecek. Ayrıca ben ne ekonomi profesörüyüm ne lüks köpeğiyim ne de bir koministim Ben katillerin en güzeli ve en haklısıyım Söylesene “Zalim Kadın” diye baktığınız şeytan ben miyim yoksa sizler misiniz ? (Adam tedirgin oldu Lilith ise gülerek) Adam: Ba(Lilith sözünü kesti) Lilith:İnsan ayırmadan alayınızın kurşuna dizilmesi gerektiğini düşünüyorum. Böylelikle dünya bir nebze de olsa lanetinden arınır Ve bende ömürlük sevgilimle kaybolurum şöyle bilinmezlere doğru Adam: Bu husumetin sebebi ne ? Çekemediğin için mi ?
Edebiyat
Güç, Servet ve Mahremiyet: Küresel Siyaset Sosyolojisinde Nüfuz Ticareti ve Akraba Kayırmacılığı İnsanlık tarihi, gücün doğası ile o gücü elinde bulunduran odakların mülkiyet ilişkileri arasındaki gerilimin tarihidir. Güç, yapısı gereği merkezîleşme ve etrafında korunaklı bir elit tabaka yaratma eğilimindedir. Siyasi otoritenin, toplumsal kaynakları dağıtma yetkisini elinde bulundurması, iktidar sahiplerinin yakın çevreleri, hısımları ve çocukları için her dönemde doğal bir ekonomik cazibe merkezi doğurmuştur. Farklı coğrafyalarda, değişen rejimlerde ve hatta yüzyıllar arasında bile bu temel rasyonalite değişmemiştir. Doğu’dan Batı’ya, gelişmekte olan demokrasilerden kurumsallaşmasını tamamladığını iddia eden modern devletlere kadar, "güce yakın olanın kaynaktan pay alması" olgusu evrensel bir insan tabiatı ve sistem zaafı olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin yüz yıllık siyasi geçmişinden modern Amerikan demokrasisinin güncel krizlerine kadar uzanan süreç, bu evrensel kuralın yapısal mekanizmalarını incelemek adına zengin bir zemin sunmaktadır. Kamusal figürlerin ve onların ailelerinin özel hayat sınırları, demokratik ve hukuki toplumlarda sıradan vatandaşlara kıyasla her zaman daha esnek bir zeminde tartışılmıştır. Siyasetçilerin, üst düzey yöneticilerin veya popüler kültür ikonlarının attığı adımlar, şeffaflık ilkesi gereği kamuoyunun incelemesine ve eleştirisine açıktır. Ancak bu esneklik, bireysel mahremiyet haklarının tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Bireylerin rızaya dayalı özel yaşam tercihleri, cinsel yönelimleri veya sağlık durumları, toplumsal bir zarara ya da kamusal bir suç unsuruna yol açmadığı müddetçe en temel insan haklarından biri olan özel hayatın gizliliği kapsamında korunmalıdır. Dijital çağın getirdiği dönüşümle birlikte,
Sosyoloji
İnsanlık tarihi boyunca coğrafya, rejim, ideoloji ya da gelişmişlik düzeyi fark etmeksizin değişmeyen en eski, en evrensel kural belki de budur: Güç ve kaynak kimin elindeyse, o gücün etrafındakiler bir şekilde o kaynaktan beslenir. Bizim kültürümüz bunu "Bal tutan parmağını yalar" diye çok net özetlemiş; İngilizler benzer bir mantıkla "Ateşe yakın olan, ateşten ısınır" der. İsimler, kılıflar, ülkeler değişiyor ama o "parmak yalama" iştahı ve mekanizması hiç değişmiyor. Aradaki tek fark, bu işin hangi kılıfla yapıldığı: Bizim gibi coğrafyalarda süreç biraz daha doğrudan, aile içi ortaklıklar, hızlı ihale süreçleri ya da gemicilik gibi doğrudan ticari yatırımlarla yürüyor. Her şey daha göz önünde ve "bizim çocuk işini biliyor" mantığıyla ilerliyor. Batı’da ise bu iş bir sanata, devasa bir illüzyona dönüştürülmüş durumda. Doğrudan nakit vermiyorlar; onun yerine "lobicilik faaliyetleri", "X vakfına yapılan uluslararası bağışlar", "saati 500 bin dolarlık konferans konuşmaları" ya da "yönetim kurulu danışmanlıkları" gibi tamamen yasal çerçeveye oturtulmuş, kılıfı önceden dikilmiş yöntemler kullanıyorlar. Yani günün sonunda, ister Washington’daki lüks bir lobicilik firması olsun, ister Brüksel’deki bir AP bürokratının paravan vakfı, isterse bizdeki bir aile şirketi... Sistem hep aynı kapıya çıkıyor. Gücü elinde tutan yapı, kendi elitini ve kendi "Nepo Baby" (torpilli evlat) ağını yaratıyor. Aslında küresel sistemin makyajını kazıyınca altından çıkan bu çıplak insan doğası ve güç rasyonalitesi çok iyi görünüyor. Dünya ne kadar "modernleşirse" modernleşsin, o balın başında duranın iştahı hep baki kalıyor.
Sosyoloji