İstanbul'daki Bulgar Elçisi Koluşev, Başbakan Dr. Radoslovov'a gönderdiği 30.7.1917 tarihli gizli bir mektupta şunları yazıyordu:
«Türkiye'de durum son derece kötüleşmiştir. Bilhassa başta İstanbul, olmak üzere büyük şehirlerde hayat son derece fecidir. Halk açtır ve bu açlık halkı ümitsiz etmektedir.»
Aynı mektupta bildirildiğine göre; 29.7.1917 günü İstanbul'da bir kaç bin kadın ve çocuk beslenme komitesinin önünde toplanarak, aç olduklarını haykırıp gösteri yapmışlar. Bu harekete katılan kadınlar, ellerindeki dövizlerle ekmek istemiş ve cephede olan kocalarının terhislerini dilemişlerdir. Kadınlar, bu gösterileri sırasında en açık şekilde, Talat Paşa ile Savunma Bakanı Enver Paşa'ya küfür etmişler.
Koluşev'in mektubunda bu konu şöyle sonuçlandırılmaktaydı: «Bu görülmemiş bir olay değildir. Ancak savaş içinde huzur kaçırıcı bir görünüştür.»
Bulgar elçisinin, Başbakan Radoslovov'a bildirdiğine göre İstanbul'da, memleketi felaketten kurtarmak üzere, Talat ve Enver Paşaları öldürmeye çağıran el broşürleri de dağıtılmaktaydı. Kolişev, durmadan artan hayat pahalılığı konusunda da enteresan bilgi vermektedir: «İstanbul'da hayat pahalılığı, hayal edilemeyecek bir seviyeye çıkmıştır. Un ve ekmek artık tamamen ortadan kayboldu. Pirinç, kahve ve yağ... Lüks maddeler arasına girdi, bunları ancak çok zenginler alabilecek haldeler..»
Böylesine sıra dışı bir durumu yaşarken aklımdan hangi düşünceler ya da anılar geçiyordu dersiniz? Sibylla'nın kehanetini, kurt yavrusu alametini, Pollio'nun tavsiyesini veya Briseis'in rüyasını mı düşünüyordum? Dedemi ve özgürlüğü mü? Babamı ve özgürlüğü mü? Üç selefim Augustus, Tiberius ve Caligula'nın hayatlarını ve ölümlerini mi? Komplocular, Senato ve Kamp'taki Muhafız taburları yüzünden hayatımın hâlâ büyük tehlikede olduğunu mu? Messalina'yı ve doğmamış çocuğumuzu mu? Babaannem Livia'yı ve ona verdiğim sözü, İmparator olursam onu ilahlaştıracağım sözünü mü? Postumus'la Germanicus'u mu? Agrippina'yla Nero'yu mu? Camilla'yı mı? Hayır, aklımdan geçenleri hayatta tahmin edemezsiniz. Ama neler düşündüğümü size açıkça söyleyeceğim, bu itiraf benim için utandırıcı olsa da. Şöyle düşünüyordum: "Eee, İmparator mu oldum yani? Ne saçma! Ama en azından insanlara kitaplarımı okutturabilirim artık. Büyük dinleyici kitlelerine kitaplarımı okuyabilirim. Gayet de iyi kitaplar; otuz beş yıllık emeğim var onlarda. Bu adil olur. Pollio lüks şölenler düzenleyip, insanların kendisini can kulağıyla dinlemelerini sağlardı. Çok iyi bir tarihçiydi ve son Romalı'ydı. Benim Kartaca Tarihi'm eğlenceli anekdotlarla dolu. Milletin hoşuna gidecektir eminim."
İşte bunları düşünüyordum. İmparator olarak gizli arşivlere erişip geçmişe ilişkin bilgiler edinme fırsatı bulacağımı da düşünüyordum. Düzeltilmesi gereken o kadar çok yalan yanlış öykü vardı ki hâlâ! Bir tarihçi için ne mucizevi bir kader! Ve göreceğiniz gibi, elime geçen fırsatlardan sonuna kadar faydalandım. Olgun tarihçilerin sahip olduğu bir ayrıcalık, sadece özünü bildikleri konuşmaları ayrıntılarıyla yazma hakkıdır; ben buna bile pek başvurmadım.
Sanki sınır, koymak, çok az insanın yapabileceği bir lüks zannedilebiliyor. Oysa sınır koysanız da koymasanız da zaten sınırlarınız mevcut. Zamanınız sınırlı mesela, paramız sınırlı, hiç farkında olmasanız da enerjiniz sınırlı. Siz o sınırlara uygun hareket ettiğinizde ilişkileriniz de siz de sevdikleriniz de sağlıklı olur.
Kendinizle ve dünyayla sağlıklı ve mutlu, huzurlu bir hayat yaşayabilmenin yolu o sınırları bilerek hareket etmekten geçiyor. Yani aslında bence sınır koymak diye bir şey yoktur. Sadece zaten var olan sınırlarınızı yönetmekle ilgili bir durum var. Sınırlarınızı, ilişkilerimizin ve kendinizin iyi için yönetmek ise herkesin öğrenebileceği bir beceridir.