"Eğer saygı, beğenme ve alışma bir aşk için sağlam temel taşları sayılırsa, Elizabeth'in duygularındaki değişiklik doğal ve olumlu karşılanacaktır. Ama bu gibi kaynaklardan doğan duygular aşk yerine geçmez de gerçek aşkın ille ilk bakışta, daha iki çift söz bile etmeden önce, birdenbire doğması gerektiğinde direnilirse, Elizabeth için söylenecek söz kalmıyor demektir."
"İlk bakışta aşk"a inanmak, biz insanların uzun zamandır süregelen bir sanrısıdır. "İlk bakış, ilk tanışma, ilk konuşma" gibi de çeşitlendirilebilir bu aslında. Fakat ismine ne denilirse denilsin, esasında böyle bir durum var değildir -ya da en azından her zaman varlığını göstermez-, demek doğru bir önerme olabilir mi? Olabilir. Çünkü aşk, "beslenme" gerektirir esasında. Aşk tohumu ekildiği zaman, bu tohum, taraflardan ikisi tarafından da gereken özveriyle, sadakatle ve anlayışla güven verici bir şekilde beslenmezse, bu tohum yazık ki gelişip büyüyemez. Oysaki bu tohumun, büyüdükçe, tarafların ikisinin de kalbine kök salması gerekir ve bu da ancak o tohumun, o aşk bitkisinin, gerektiği şekilde beslenmesiyle gerçekleşir. Aksi takdirde, tohum az bir oranda filizlense dahi, bu bitki eninde sonunda çürümeye mahkum olacaktır sanırım. Neyse ki, kitapta bu aşk bitkisinin serpilip geliştiğini görmek kıvancına erişebiliyoruz; her ne kadar bu bitki başlangıçta sağlıksız, hastalıklı gibi görünse de.
İki yüz yıldan biraz fazla bir süre önce yazılmasına rağmen, kitabın okurda uyandırdığı hisler taptaze ve capcanlıdır. Okurun duygu ve düşünceleri -kitabın fevkalâde olan yazılış biçiminin de etkisiyle- hem o anlara âdeta bir zaman yolculuğu yapmışçasına gidip gelerek derecesini artırmakta hem de var olduğu ânın içerisinde kaynayarak içsel bir hayal yolculuğuna çıkmakta. Ne kadar da güzelmiş o zamanlar, o mekânlar.