Beden araçtır. Hayatı nefes kesici, zevkli, eğlenceli, heyecanlı ve bütünüyle "yaşaması keyifli" hale getirecek türde deneyimlere erişmek için geliştirilmesi gereken kapasiteleriyle, hesaplamalara konu olan bir nesnedir. İdeal nihai duruma ulaşma süreci izlenebilecek, denetlenecek ve sözünü tutma yetisi sınanacak bir şablondur. Formda olmak, bedenin bugün dünya tarafından sunulan ve gelecekte sunulması muhtemel şeyleri soğurma becerisine karşılık gelir. Gevşek, uysal, enerjisi ve macera tutkusu olmayan donuk bedenlerin, yaşam tarafından önlerine konulan zorluklara karşı gelme ihtimali düşüktür. Bu tür bedenler yeni deneyimleri arzulayan bedenler değildir ve bu deneyimler yaşamı nefes kesici yapan şeylerdir. Eski bir atasözüne göre, bir yere varmaktan daha iyisi umutla yola devam etmektir. Dolayısıyla tüketim toplumlarında, önemli olan şeyin tatmin değil arzu olduğunu söyleyebiliriz çünkü bu nihai aşamaya ulaşmak yolculuğu biçimlendiren etosun altını oyar. Basitçe arzunun arzuladığı şey daha fazla arzudur.
Sağlıklı beslenmeyle ilgili fikirler, gerek zaman gerek para anlamında gerekli kaynakların elimizde olduğunu varsayar ancak bu kaynaklar herkes için aynı değildir. Aynı şekilde kendimizi, beden teknisyenlerinin (kişisel eğitmenler ve beslenme danışmanları) oluşturduğu ve her gün daha da büyüyen bir veya daha fazla orduyla çevrelemek de aynı kapasitelere dayanmaktadır.
Eğer bedenlerimizin sağlığına duyulan ilgi (mikropların bulaşmasını ve/veya bozulmayı önlemeye dönük tedbirler olarak anlaşılır) eylemlerimize kılavuzluk eden tek motivasyon kaynağıysa, takip edilecek makul strateji, perhize yakın bir ağız sıkılığıdır. Bu yolla düşkünlükten uzak durarak ve hayatta kalmak için olmazsa olmaz şeylerin dışında aşırı gıda tüketmekten kaçınarak, "sınır trafiğini" en az seviyeye indiririz. Çoğu kişi için böyle bir tercih yoktur çünkü her gün ellerine gıda geçip geçmeyeceğinden emin olamazlar.
Ne yediğimizi, ne içtiğimizi ve ne soluduğumuzu yakından izlememiz gerekir. Devletin çıkardığı düzenlemeler son bilimsel kavrayışlara ve şirket çıkarlarıyla yürütülen lobicilik faaliyetlerine göre değişir. Herhangi bir yiyecek veya hava bedene zarar verebilir yahut düpedüz zehirli olduğu ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bedenle ilgili söylevlerin parçası olmuş koca bir endüstriyle bir dizi pazarlama tekniğini karşımızda bulmamız şaşırtıcı değildir: Örneğin bazı yiyecekler bizim için "iyi", diğerleri "kötü" olur. "Süper gıdalar" başka kaynaklardan elde edilmesi imkânsız yararlar sunmayı vaat eden veya yaşam tarzı yoğun kişiler için uygun şekilde paketlenmiş piyasa çözümlerine dönüşürler.
Süreç hiç de kolay değildir. Muhtemelen fedakarlığa, bağlılığa, paraya ve zamana ihtiyaç duyulur. Bu süreçte bedenimiz için zararsız, hatta faydalı sandığımız besinlerde nahoş yan etkilerin bulunduğunu veya bunların çeşitli hastalıklara katkı sunan etmenlerden olduğunu öğreniriz. Bu keşifler mutlaka şoke edici bir şekilde yaşanır çünkü çoğu kez geriye dönük keşiflerdir. Yani zarar artık gerçekleştikten ve onarılması imkânsız hale geldikten sonra karşımıza çıkarlar. Gıda etiketlerine bakılabilir ama bakınca zararlı maddeler içerdikleri görülür. Belki kalıcı yaralar, şüpheciliğe sebep olan güvenimizde açılmıştır. Şimdi uzmanların tavsiye ettiği gıdalardan birinin ileride zararlı görülüp mahkûm edilmeyeceğini kim bilir? Belli bir endişe olmadan tüketilebilecek hiçbir "sağlıklı yemek yoktur. Eskiden el üstünde tutulan diyetlerin arkasından hemen "yeni ve gelişmiş olanların gelmesi, hepsi beden ve "dış dünya" arasındaki arayüz içinde açığa çıkan alerji, anoreksi ve blumianın çağımıza özgü bozukluklar olarak tanımlanması hiç şaşırtıcı değildir. Jean Baudrillard'ın gözlemiyle alerji, gezgin ve