O, hayat karşısında zayıftı. Bu zaaf yüzünden bir gün Mümtaz'ı, kendisine o kadar lazım olan, kendisine o kadar muhtaç olan Mümtaz'ı kaybedebilirdi. Çünkü kendisini iyi tanıyordu. O bir düşünceye, bir fikre, bir aşka kendisini tam veremiyordu. Eve girer girmez annesinin biraz çatık yüzü, Fatma'nın dargın hâlleri ona her şeyi unutturuyordu. Onun hayatı parça parça idi.
Ayrı ayrı evlerde yaşıyordu. Aşkın ve vazifenin evlerinde yaşıyordu. Birinden öbürüne geçtiği zaman az çok kendi de değişiyordu.
Bütün bunların Mümtaz'ın gözünden kaçmadığını biliyordu.
Bir gün, "Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır!" demişti. Böyle bir sözü ancak karşısındakini delik deşik eden bir seziş söyletebilirdi. Mümtaz onun sükûtu kendisini ezmiş gibi silkindi.
- Neyin var, diye sordu.
- Hiç. Kafamı allak bullak ettin. Sümbül Sinan, Merkez Efendi, Macide; herkesin hayat hakkı. Yoruldum. Kendim olmak istiyorum artık.