Eğer siz de benim gibi o Kadıköy vapurundaki ilk karşılaşmada, Ömer’le Macide’nin o büyülü aşkına kapılıp "Ah ne güzel bir hikaye başlıyor" dediyseniz, geçmiş olsun. Çünkü yazar bizi o naif aşktan alıyor ve insanın o en çirkin, en karanlık ve kimselere itiraf edemediği o izbe dehlizlerine fırlatıyor.
Okurken Ömer’e kaç kere bağırmak, yakasından tutup "Kendine gel be adam!" diye silkelemek istedim, saymadım. O iradesizliği, her zorlukta arkasını dönüp kaçışı, kendi hatalarının faturasını hep o hayali "içimdeki şeytan" bahanesine kesmeye çalışması beni delirtti. Ama dürüst olalım mı biraz? Ömer’e bu kadar çok öfkelenmemin asıl sebebi, onun o ödlek hallerinde kendimden de bir şeyler görmemdi belki de. Hangimiz hayatın sorumlulukları ağır geldiğinde kafamızı kuma gömüp suçu kadere, şansa ya da "içimizdeki o görünmez güce" atmıyoruz ki? Sabahattin Ali yüzümüze öyle bir tokat patlatıyor ki, sızısı günlerce geçmiyor: İçimizde şeytan falan yok; asıl şeytan bizim korkaklığımız, bizim tembelliğimiz.
Macide ise... Ah Macide. O fırtınanın, o çürümüşlüğün ortasında tek başına dimdik durmaya çalışan o asil, o şefkat açlığı çeken ruhu içimi paramparça etti. Ömer’in o aydın geçinen, salonda memleket kurtarıp masada birbirinin kuyusunu kazan o leş gibi entelektüel çevreye paçasını kaptırmasını, Macide’nin o tertemiz aşkını o bataklıkta nasıl harcadığını izlemek canımı çok yaktı. Sevginin, o güzelim ihtimallerin, insanın kendi zaafları altında nasıl un ufak olduğunu görmek resmen boğazımda düğümlendi.
Kitabın kapağını kapatıp masaya koyduğumda, o odanın sessizliğinde kendi içimdeki Ömer’le baş başa kaldım. Bu kitap benim için sadece eski bir dönem romanı değil dostlar; bu kitap, insanın kendi kendisiyle oynadığı o en acımasız oyunun, aynaya bakacak cesareti olmayanların