• 'Yaklaşık 10 sene evvel'

    -Anneanne, bu basma çiçekli perdelerini hiç atma olur mu? Bana sakla.
    "Ne yapacacaksın kızım bu perdeleri, çok eskidiler baksana.. Deden tee düğün zamanı almıştı bunları bana. İlk kendisi asmıştı bu pencerelere. Gelin kızlık perdelerimdi yani, o gidince değiştiremedim kaldılar öylece. Modası geçmiş diyorlar, doğru mu?"
    -İlerde kendi evim olduğunda en güzel odamın penceresine asıp önünde çiçekli şiirler okuyacağım. Doğru, pek kalmadı bunlardan, o yüzden bana saklamanı istiyorum senden..
    "Çiçekli şiirler de neymiş? Kara damat baban anneni alana kadar gelip gidip pencerenin önünde yanık yanık bir şeyler söylenip dururdu dayın onu yakalayana kadar. Öyle bir şey mi?"
    -Belki de öyledir anneanne, okuyayım mı sana? (Oku demesini beklemeden)

    "Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
    Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
    Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
    Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
    Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
    Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
    Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
    Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
    Bir yağsam pahalıya malolacağım.
    .... "

    Dağılmamıştı o zamanlar o gövdem; yaklaşık 14-15 yaşlarında ve lise yıllarımın başlarındaydım. Dışarıdan bakıldığında az çok sağlam bir insandım. Yalnızca okudukça canımı yakan bir şeyler vardı, en derinimde hissettiğim, okudukça yaşadığım, yaşadıkça o acıya alıştığım... Evet gerçekten öyle çok okumuştum ki elimde yıpranan, paramparça olan o kitabı, her bir cümlesi ezberimde olmasına rağmen her okuyuşumda ayrı bir cümlenin altını çizip ayrı bir dizeye ağlamaktan kitabım gözyaşı, sayfanın arkasına işlemiş kalem izleri ve Didem'e söylemek istediklerimi yazdığım notlarla dolmuş, okunmaz hâle gelmişti. Ahh, bir an söylemeyi unuttum hangi kitap olduğunu; Pulbiber Mahallesi. Metis yayınlarının Mart 2007 basımlı kitabı, bu hayatta sahip olduğum en değerli eşyalardan birisi.

    Yıllarca okudum bu kitabı, ilk kez okuyor, ilk kez anlıyormuşum gibi; okudukça anlattım, anlattıkça ağladım; ağladıkça ağlattım.
    Neydi beni bu kadar derinden etkileyen? Yarası yarasına denk gelmedikçe anlar mıydı insan bir ötekinin hâlini? Pek tabii anlamazdı ama ben anlamıştım; yarası yarama denk gelmedi çünkü, yaramı delip geçmişti resmen... Yara dedim de aklıma geldi, iliştireyim hemen şuracığa şu dizeleri:

    "Bazı yaralar yararlıdır buna inan
    Bazı yaraların ortasından küçücük bir el
    Sanki geçmişine çiçek uzatır
    Bazı yaralardan sızan kanla
    Tüm geleceğin yıkanır..."

    Ama bizim yaramız yararlı olan cinsten değildi pek, geleceğimiz falan da yıkanmadı. Aksine, yıkamaya kıyamadığımız koklamaktan kokusu kaybolmuş bir avuç eşya, bir çift terlik ve yavaş yavaş hatırlardan da kaybolmaya başlayan anılar yığını kaldı geriye ve en canımı yakanı da o unutulmuş ses tonu...

    "Kimi gün öylesine yalnızdım
    Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem
    Ki beyaz bir kadındır.
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
    Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Acının ortasında acısız olmayı."

    Diyordu 'Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım!' şiirinde. Ve gün geldi ben de tıpkı onun gibi şunu söyledim:

    "Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
    Anne!"

    Beni bu kadar iyi anlatan başka bir dizeye denk gelmedim ki daha evvel, nasıl sahiplenmeyeyim böylesine? Sahiplendim işte, bir anne gibi, bir evlat gibi, Füsun gibi...
    Kim mi bu Füsun? Hem annesi, hem kızı...
    Didem annesi Füsun'u genç yaşta kaybetti, Füsun annesi Didem'i 41 yaşında kanserden kaybetti.
    Şöyle diyordu veda etmeden önceki son şiirinde:

    "Füsunun yeşil ela gözleri var
    Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
    Ve bana anne deyişi var
    Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
    Bu kahveleri seviyorum ahbap
    İçimi pembe bulutlar kaplıyor
    Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum."

    Böylesine pembe, tatlı, şirin bir hayattan bahsettikten sonra şöyle devam ediyor:

    "Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar...
    Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda
    Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun
    Patlak gözlü bir kurbağa
    tarifsiz çirkin ve kel."

    Şu hayatta yalnızca daha 2 kitabı, rutubetli bir bodrum kat dairesi ve bir kızı varken kanser ondan her şeyini almaya kalkıyor. Acının her hâlini yaşarken çok sevdiği saçlarından oluyor, kendini tarifsiz, çirkin ve kel olarak tanımlıyor. Saçlarına değiniyor yine son şiirinde, ve bir de vakti zamanında saçlarının değerini bilmeyenlere...

    "Bana bazı şarkılar lazım ahbap
    hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
    çok şarkıya ihtiyacım var
    Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
    Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler
    Bir gün onları kaybederler
    Böyle bir şey yani ahbap
    Çok acıyor. Saçlar zaman zaman."

    İşte böyle baylar! Sevdiğiniz kadınların saçlarının tek bir telinin bile değerini bilin, saçlar da acır zaman zaman... Siz hissetmezsiniz.

    Bir kaç yıl evveldi, yeni bir eve taşınacağım. Israrla bodrum kat istiyordum, kot1 diyorlar adına. Eh tabi o katta kalmak isteyecek ev arkadaşı bulmak da çok güç. Öğrenciyim, tek başıma da çıkamıyorum derken biriyle tanıştım. Çok az tanıdım kızı, ev arkadaşı aradığımı ancak bodrum katta istediğimi söyledim. Çok güldü. Saçma buldu ve ısrarımı anlayamadı. Ona Didem'i anlattım, kendimi onda bulduğumu, kısa bir süre onun gibi yaşamak istediğimi, ilerleyen zamanlarda isterse başka bir eve çıkabileceğimizi.. Ona bir kaç şiirini okudum:

    "Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
    Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
    Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
    Fakat korkuyorum. ..."

    Aradan bir ay bile geçmedi; bir eve çıkmış, anneannemin çiçekli perdesinin önünde her akşam onun mısralarını okuyor, tahlil ediyor, onu anlıyorduk. Az da ağlamadık birlikte. Bilmiyordum başta, oysa onu da bıçak gibi delmiş geçmiş şiirleri. İki ay kadar o evde kaldıktan sonra değiştirdik yerimizi, bodrum kat prensesimin çiçekli şiirlerini yalnızca okumadım, yaşadım resmen orada...

    Aradan yıllar geçti, yollar geçti, insanlar geçti...
    Ama bir şiirler değişmedi bir de benim hissiyatlarım. Lise yıllarımda yayımlanmış bir kitabı vardı, şimdi 3 kitabı. Okumaya doyamadığım, kısa ama benim için gelmiş geçmiş bütün şiir kitaplarına bedel 3 ayrı kitap...

    Bunca zaman inceleme yazmadıysam da cesaret edemediğimden.. Ona olan sevgimi yansıtamayacağımdan korktuğumdan, ki o kadar şey yazdım yine anlatamadım, günlerce yazsam yine anlatamam... Ve bu yazdıklarım tek bir kitabına değil 3 eserine birden ve hatta Madak'a ithafendir. 3 kitabından da alıntılara yer verdim. Tek bir kitap ismi yazma hakkımız olduğu için bunu işaretledim.

    Anlatmak isteyip anlatmadığım onlarca şey var, ilerleyen zamanlarda belki diğer kitaplarına olan incelemelerimde de onlardan bahsederim. Şimdilik şu dizelerle sonlandırıyorum, selametle kalın.

    "İki sigaram kaldı bu gece için
    Yüzyıl yetecek çocukluğum,
    İki muhabbet kuşum,
    Biraz da ateşim var.
    Dua ediyorum ateşe
    Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
    Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
    Aman umutsuz bir yer olmasın!"
  • -Spoiler içerir-

    Pulbiber Mahallesi, Didem Madak'ın çevresinden gelen ısrar üzerine, ölümünden önce yazdığı son kitabı, o yüzden diğer kitaplarından ayrılan tarafları var.

    Bu kitapta daha çok Didem Madak'ın tedavi gördüğü süreçte yaşadığı sıkıntıları, ağrıları, hastalıkla baş etme çabalarını ve bu nedenle hastalığı bir noktada gözardı etmek için çocuksu bir muziplikle ve bir umarsızlık zırhıyla şiirlerini yazdığını görebilirsiniz.

    "Noel Babalar sakallı değil sakarlar, biliyor musun dedim Zeyna'ya
    Tıraş olurken yüzlerini kesip bir paket pamuk yapıştırıyorlar esasında
    Aslında kaymak gibi adamlar"

    gibi dizeleri olmakla birlikte, hastalığına yenik düştüğü, isyan bayraklarını açtığı veya tam tersi tam bir teslimiyetle ölümü kabullendiği şiirleri mevcut.

    İçeriği ve konusu ne olursa olsun Didem Madak'ın şiirlerinin yeri bende hep ayrı olacaktır. Ve ölümünden önce son yazdığı şiiri de burda paylaşmak isterim.

    128 Dikişli Şiir

    İlk defa bu kadar sağlam yazıyorum.
    Haç şeklinde 128 dikişle.
    Galiba ahbap artık sana ulaşacağım.
    Yeteneğim geri geldi,
    göreceksin artık kutsal dizeler yazacağım.
    Hiç yapmadığım şeyler yapıyorum ahbap
    Maç seyrediyor ve devamlı topa bakıyorum
    Telepati yapıyorum.
    Hey ahbap ben arada bir fikir buluyorum.
    Kuşlar için küçük şemsiyeler yapabiliriz
    Böylece yağmurda ıslanmazlar
    Ve içimdeki ağır sözler için de şemsiyeler
    Böylece paraşütle iner gibi hafiflerler
    Şiirin içine girerken
    Bana bazı şarkılar lazım ahbap
    hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
    çok şarkıya ihtiyacım var
    Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
    Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler
    Bir gün onları kaybederler
    Böyle bir şey yani ahbap
    Çok acıyor. Saçlar zaman zaman
    Bana neşeli şarkılar
    B harfine notalardan sütyen yapan şarkılar
    Bir mutfak cadısıyım şu sıralar
    Çeşitli şeyleri çeşitli şeylere karıştırmak
    Ve seni düşünmek, mırıldanmak
    Bazı büyülü yemekler yapmak
    Bazı şifalı yemekler yapmak
    Ve kalmak istemek ahbap...
    Füsunun yeşil ela gözleri var
    Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
    Ve bana anne deyişi var
    Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
    Bu kahveleri seviyorum ahbap
    İçimi pembe bulutlar kaplıyor
    Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum.
    Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar...
    Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda...

    Keyifli okumalar...
  • -Spoiler içerebilir-

    "...Bazen ah diyorum durmadan,
    Şimdi ben ahlatın başında,
    Otuz iki yaşımda.
    Ahlar ağacı gibi.
    Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
    Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
    İstedim, hep istedim,
    Sen iste derdim, iste yeter ki
    Vereyim.
    Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
    Eksikli yaşamaktan.
    Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
    Başka bir şey istemem
    Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
    Hesabımı vermekten başka.

    Vasiyetimdir:
    Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
    Ve kaybolmak o dalgınlıkta."

    Senin şiirlerinin zerafeti nasıl anlatılır ki bilmiyorum. Nasıl başlanır söze, bildiğim sen ve senin şiirlerinin insanı şair edebileceği, böyle bir yan etkisi var evet.

    Bir de biliyor musun üç kitabını da çok seviyorum ama Ah'lar Ağacının yeri çok ayrı bende. O kadar çok paylaşım yaptım ki burda da büyük bir keyifle hem de, ama herkes bilsin istiyorum, okusun istiyorum, Ah'lar Ağacını da, Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım?'ı da, Kalbimin En Doğusunu da... tüm şiirlerin bilinsin ve paylaşılsın istiyorum.

    "..Bazı yaralar yararlıdır buna inan,
    Bazı yaraların ortasından küçücük bir el,
    Sanki geçmişine çiçek uzatır,
    Bazı yaralardan sızan kanla,
    Tüm geleceğin yıkanır.." bu dizeler herkesçe bilinsin istiyorum.

    Farkındayım bir kitap incelemesinden öte, sana mektup yazarmış gibiyim ama olsun, bu da böyle olsun...

    Pollyanna'ya Son Mektup ve senin için yapılmış belgeselin fragmanını da koyayım onlar da kalsın burda.

    https://youtu.be/e-PKRYDI5OY

    https://youtu.be/X8GpgP99QVA

    Keyifli okumalar...
  • -Spoiler içerebilir-

    İkinciye okuyorum kitaplarını, senin yazdığın sırayla ve seni daha da çok anlamak kaygısıyla. Aslında tam tersidir, okurken bir şiiri ya da bir kitabı kendinden izler ararsın, ama ben senin kitaplarını okurken senin izlerini, hissettiklerini, yaşanmışlıklarını, küskünlüklerini, acılarını, özlemlerini, hayattan beklentilerini... görmeyi umut ederek okuyorum. İkinciye okuyorum ama daha kaç kez okurum bilmiyorum.

    Hani bir röportajında diyorsun ya "bir çocuğun muzipliğini hissettim hep şiir yazarken" ben de okurken hissediyorum onu. Çok ayrı yerin bende o yüzden o kadar çok yazasım var ki. Niye bu kadar erken gittin ki? Ya da niye iyiler hep erken gider?

    "Aklım başımda olsaydı şiir yazmazdım
    Aklım başımda olsaydı, her devirde nasıl beceriyorsam muhalif olmanın bir yolunu bulmazdım"
    demişsin ya son mektupta, ben senin muhalifliğini, direnmeni, kendi doğruların için savaşını, bu savaşı da büyük bir zerafetle sergilemeni sevdim. Son mektubu da koyayım o da kalsın burda.

    https://youtu.be/L_9wGMcyWVg

    "Kaç şiir, kaç kere, sular altında kaldı.
    Kitaplar, aşk, her şey.
    Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım"

    Kaç şiir sular altında kaldı evet, kaç şiir yarım ve eksik gidişinle...

    Keyifli okumalar...
  • Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
    Sevdiceğime..
  • Ah'lar Ağacı - Didem Madak
    1) Yazarın 3 kitabından ikincisi. Kitabın en uzun şiir olan "Ah'lar Ağacı" şiiri kitaba ismini vermiş.
    "...
    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı'nın eliydi,
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
    Çok şey görmüşüm gibi,
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan
    Ah dedim sonra,
    Ah!
    ..."
    2) Yazarın bu ve diğer kitaplarını okumadan önce yazarın hayatı hakkında bir nebze de olsa araştırma yaparsanız hoş olur. Çünkü yazar hayatındaki her bir hüznü dizelerine öyle bir aksettirmiş ki o hüznü kolaylıkla hissedebiliyorsunuz.
    3) Kimi şairler vardır, şiirlerinden sadece bazılarını ve o şiirlerin içinden de sadece belli bölümleri hissedip özümsersiniz. Ama Didem Madak şiiri böyle değil. Her bir dize de zevk alıp şairi hissedebiliyorsunuz.
    4) Şiir kitaplarında sürükleyicilik kavramı aranmaz pek. Ama şiire başlayınca nasıl bittiğini anlamıyor, bittiğinde yüreğinizdeki o duygu selinin nelerin yerlerini değiştirdiğini hissedebiliyorsunuz. Her seferinde bir kez daha okumak isteyeceksiniz.
    5) Şiirde kullandığı dil müthiş. Çok sade ama çok derin anlamlı. Dizeleri okurken hayran hayran seyredeceksiniz.
    6) Şunu söylerim hep; şiiri oluşturan duygudur. Didem Madak'ta duygu o kadar son noktaya ulaşmış ki ortaya harika şiirler çıkmış. Şiirdeki duyguyu okuyucuya bu kadar aksettirebilen bir yazar var mıdır pek? Düşünülmeli...
    7) Şiirden zevk alır mıyım diye sorar iseniz o konuda şüphe etmeyin.

    Kitaptan şu bölümle bitireyim:
    "...
    Kimi gün öyesine yalnızdım
    Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem
    Ki beyaz bir kadındır
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
    Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    ..."
  • Bi solukta okudum bitirdim.
    Öyle güzel, öyle hüzün dolu ifadeler var ki..!
    Acıyı, hüznü tatmayanların yüreğinden o dizeler asla dökülemez :
    "Bak, ömrüm eriyor işte,
    Çocukluk fotoğrafımdaki kardanadam gibi yanı başımda".

    Kitaptan evvel kendimi çokca odun sanırdım,
    Meğer öyle değilmişim.
    Bunu okumaya başlayınca,
    Yarıya gelince,
    Ve kitabı bitirdiğim de daha iyi anladım.

    Odun olmuş olsam yazılanların etkisi altında kalmazdım. Bu kitap sayesinde kendimi daha iyi tanır oldum.

    Teşekkürler Didem Madak.
    Ruhun Şad olsun.