Kafamda o kadar çok şey geziniyor ki bazen bunların ne kadarı gerçek ne kadarı kendi kurgularım fark edemiyorum. Böyle zamanlarda kendimi o kadar korumasız hissediyorum ki...
Yaşam halüsinasyona dönüşüyor. Gerçekte zarar verebilecek bir şey yokken ben evden çıkamayacak kadar korku dolu bir çaresizlik hissi duyuyorum.
Bir düşüş yaşıyordum. Düşüş kelimesinin içinde dönüp duran bütün karanlık anlamlarla tanıştım bu süre içinde. Ya da başkalarının düşüş hikâyelerini pek iyi bilmediğimden böyle geliyor. Neticede insan düşüyorsa, yeryüzünün en sarsıcı düşüşünü kendisi yaşıyordur.
Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım, diye soruyorum bazı zamanlar. Hafifletici sebepler arıyorum kendi hakkımda; bütün olup bitenlerin, bütün karanlık tercihlerimin altında benim dışımda sebepler olmalı diye kafa patlatıyorum. Olmuyor. Kabul edilebilir sebeplerim yok. Aklım başımdayken, her şeyin farkındayken, sonunun ne olacağını gayet açık görebilir haldeyken karanlığıma teslim oldum. Beni bu dibi olmayan kuyuya kimseler itmedi, kimseler bu ıssız yolun ortasında terk edip gitmedi. Kendimi affedemediğim için de bir başkasının verebileceği zararlardan çok daha fazlasını, tuhaf bir uyanıklık haliyle, uzun yıllar birikerek gelmiş bir öfkeyle, korkutucu bir gaddarlıkla, başkalarının sezemeyeceği zayıflıklarımı kollayarak kendi ellerimle veriyorum.
İnsanın kendi kendini pusuya düşürmesi, kendi savunmasız anını kollaması, kendi düşüşü için kuyular kazması, karanlığa düşmesi için çevresini ve içini aydınlatan bütün ışıkları söndürmesi ve öylece çaresiz, bir karanlıkta yapayalnız kalmasına neden olması durumu kolay anlatılabilir bir şey değil; ama gerçek bu.