Sanat bir süs değilse nedir? Nietzsche’ye göre cevap basit ama sarsıcıdır: Sanat, insanın varoluşa katlanabilme biçimidir.
Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu kitabı ilk bakışta Antik Yunan tiyatrosunun kökenlerini inceleyen bir çalışma gibi görünür. Oysa kitap, tragedyanın tarihinden çok daha büyük bir sorunun peşindedir: İnsan, acı ve kaosla dolu bir dünyada yaşamayı nasıl sürdürebilir?
Nietzsche’ye göre Yunanlılar bu soruya benzersiz bir cevap vermiştir. Onlar hayatın trajik doğasını inkâr etmek yerine onu sanata dönüştürmeyi başarmışlardır. Yunan tragediası tam da bu yüzden doğmuştur. Çünkü tragedya, insanın dünyadaki acıyı ortadan kaldırma girişimi değil, onu estetik bir biçimde kabul etme cesaretidir.
Bu noktada Nietzsche Yunan kültürünün iki temel gücünden söz eder: Apollon ve Dionysos.
Apollon düzeni, ölçüyü, biçimi ve berraklığı temsil eder. İnsan zihninin dünyayı anlamlandırma ihtiyacıdır. Dionysos ise coşkudur, taşkınlıktır, müziktir; insanın bireysel sınırlarını aşarak yaşamın büyük akışıyla birleşme arzusudur.
Tragedya bu iki gücün geriliminden doğar. Apollon görüntüyü kurar, Dionysos ise o görüntünün altında kaynayan varoluşun derin gücünü ortaya çıkarır. Bu nedenle tragedya yalnızca bir hikâye anlatmaz; insanın dünyayla kurduğu metafizik ilişkiyi sahneye taşır.
Nietzsche’nin düşüncesinin psikolojik boyutu burada özellikle dikkat çekicidir. Ona göre insan zihni çıplak gerçekliğin ağırlığını taşıyamaz. Hayatın içinde ölüm, yıkım, kayıp ve anlamsızlık vardır. Eğer insan bunları doğrudan görmek zorunda kalsaydı yaşam dayanılmaz olurdu. İşte sanat burada devreye girer. Sanat gerçeği gizlemez; fakat ona katlanılabilir bir biçim verir.
Bu yüzden Nietzsche şu radikal düşünceyi ileri sürer:
“Varoluş ve dünya ancak estetik bir fenomen olarak haklı çıkarılmış