Mahir Karasu

Mahir Karasu
@mahirkarasu
Yazar/Şair/Okur
Kitap Yurdu
Kütüphane, 1991
25 kütüphaneci puanı
695 okur puanı
Mayıs 2020 tarihinde katıldı
Puan vermedi·72 syf.··
2026 154. kitabı
Hakikat dediğimiz katı duvarlara çarptığımızda, kurgunun şefkatli kollarına sığınmaktan başka ne gelir elimizden? Eric-Emmanuel Schmitt’in ( @ericemmanuelschmitt_officiel ) Bayan Ming’in Hiç Olmayan On Çocuğu adlı zarif anlatısını okurken, zihnimde hep bu soru yankılandı. Edebiyatın varoluşsal bir direniş alanı(ki bana göre öyle) olduğunu bizlere bir kez daha, üstelik felsefi bir hafiflikle fısıldıyor Schmitt. Çin’in meşhur tek çocuk politikasının gölgesinde, lüks bir otelin yer altındaki tuvalet bekçisidir Bayan Ming. Devletin soğuk bürokrasisine inat, tam on çocuğu olduğunu, üstelik hepsinin ayrı birer hikâyesi, karakteri ve Konfüçyüs’ten damıtılmış bilgelikleri bulunduğunu iddia eder. Yazar, bu noktada okuru bir hafiyeliğe soyundurmak yerine, Doğu’nun tevekkülü ile Batı’nın akılcı şüpheciliğini karşı karşıya getiriyor. Romandaki Batılı iş insanının ispat arayan gözleri, aslında bizim modern dünyadaki “gerçeklik” takıntımızın bir yansıması. Oysa Bayan Ming, kurguladığı her bir çocukla, yasaklarla daraltılmış bir coğrafyada kendine uçsuz bucaksız bir hürriyet alanı açıyor. Kitabın edebi değeri de tam bu ince çizgide belirginleşiyor. Schmitt, bağıra çağıra bir rejim eleştirisi yapmak yerine, ironiyi ve sessiz hüznü seçmiş. İnsanın anlama ve inanma ihtiyacının, katı gerçeklerden çok daha elzem olduğunu sezdiren bir deneme tadı var metnin. Yalanın, eğer ruhu yaşatıyorsa, gerçeğin boğucu yükünden evla olup olmadığını sorgulatıyor okura. Eserin son sayfasına geldiğinizde, edebi bir hazzın yanında derin bir sükûnet kaplıyor içinizi. Çünkü anlıyorsunuz ki, asıl zenginlik dış dünyada neye sahip olduğumuzla değil de, iç dünyamızda kaç evren, kaç hayat kurabildiğimizle ölçülüyor. Hayal gücü, en aşılmaz sınırların bile içinden süzülen bir görünmez nehirdir; yeter ki ona
Edebiyat
Bayan Ming'in Hiç Olmayan On ÇocuğuEric Emmanuel Schmitt · Doğan Kitap · 20257,4bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·128 syf.··
2026 153. kitabı
Edebiyatın belki de en kadim işlevlerinden biri, sesi duyulmayanlara, köşede kalmışlara bir dil armağan etmektir. Sözcüklerin yalnızca insanlara ait olduğu yanılgısına sıklıkla düştüğümüz bu modern çağda, doğanın ve onun sakinlerinin dünyasına içeriden bir pencere açabilmek ayrı bir edebi incelik gerektiriyor. Feride Çiçekoğlu Hocam, Milföy ve Arkadaşları ile bu inceliği göstererek, okuru terk edilmiş bir köpeğin, Milföy’ün dünyasına davet ediyor. Bu eserde, sokağa bırakılmış bir köpeğin hüzünlü öyküsünün yanında insanın doğayla ve kendi vicdanıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi okuyoruz. Bir yuvaya kavuşmak, “sahiplenilmek” için sevimli, uslu ve itaatkâr görünme dayatmasına karşı çıkarak, “Ben neysem oyum, buna sahtekârlık denir,” diyebilen Milföy’ün saf dürüstlüğü, aslında insan ilişkilerindeki gündelik maskelerimizi yüzümüze çarpıyor. Çiçekoğlu, hafızalarımıza kazınan Uçurtmayı Vurmasınlar’ın(okuduğum ilk kitabı) küçük Barış’ındaki o temiz bakış açısını, bu kez bir köpeğin gözlerinden edebiyatımıza taşıyor. Kanaatimce bu kitabı yalnızca “hayvan sevgisi aşılayan tatlı bir öykü” sınırlarına hapsetmek, metnin felsefi alt metnine büyük haksızlık olur. Yazar, okura ne abartılı bir trajedi sunuyor ne de didaktik bir merhamet dersi veriyor; aksine, gayet sade, akıcı ama bir o kadar da derinlikli bir dille bizi kendi kibrimizle yüzleştiriyor. Milföy ve Arkadaşları, kentlerin soğuk betonları arasında yitirdiğimiz masumiyetimizi, bir sokak köpeğinin bakışlarında arayan zarif bir kitap.
Edebiyat
Milföy ve ArkadaşlarıFeride Çiçekoğlu · Can Yayınları · 2024115 okunma
Puan vermedi·163 syf.··
2026 151. kitabı
Edebiyat tarihinde bazı başlangıçlar, yazarın ileride inşa edeceği devasa şatonun mütevazı ama en hesapsız temel taşlarıdır. Haruki Murakami’nin yirmili yaşlarının sonunda, sıradan bir beyzbol maçının ortasında zihnine düşen tuhaf “roman yazabilirim” dürtüsüyle kaleme aldığı Rüzgarın Şarkısını Dinle, tam da böyle bir ilk adım. Yazarın uzun yıllar başka dillere çevrilmesinden imtina ettiği bu ilk gençlik eseri, aslında bir ustanın çıraklık dönemindeki telaşlı ve cesur adımlarını barındırıyor. Bu romanı okurken, sınırları ustaca çizilmiş ve pürüzsüz işleyen bilindik Murakami evrenini beklemek haksızlık olur. Metin yer yer dağınık; bazı imgeler havada asılı kalıyor, hikâyenin uçları yazarın sonraki eserlerine kıyasla daha yüzeysel bir biçimde açık bırakılıyor. Ancak bu dağınıklık, okuru iten bir acemilikten ziyade, henüz kendi sesinin tınısını arayan bir yazarın samimiyeti olarak yansıyor sayfalara. Kapağında Murakami ismini görmeseydik, bu yapısal boşlukları taze ve farklı bir edebiyatın müjdecisi olarak yorumlamamız işten bile değildi. Fakat kitabın asıl büyüleyici tarafı, okura sunduğu edebi arkeoloji imkânı. Haşlanmış Harikalar Diyarı’nda karşımıza çıkan cebindeki bozuk paraları takıntıyla sayan karakterin ya da Renksiz Tsukuru Tazaki’nin satır aralarında gizemli bir şekilde beliren kesik parmak imgesinin tohumlarını bu ilk romanda buluyoruz. Murakami, sanki gelecekte yazacağı başyapıtlara yıllar öncesinden gizli mektuplar yollamış, kendi edebiyatının şifrelerini usulca bu ilk metne kazımış gibi. Rüzgarın Şarkısını Dinle, kusursuz bir edebi harika olmaktan çok, büyük bir yazarın doğuş anına tanıklık ettiğimiz mahrem bir seyir defteri. Bize roman sanatına dair eski ama derin gerçeği fısıldıyor: Bazen bir yazarın en "eksik" metni, onun zihnindeki okyanusu anlamak
Edebiyat
Rüzgarın Şarkısını DinleHaruki Murakami · Doğan Kitap · 20257,4bin okunma
Puan vermedi·128 syf.··
2026 148. kitabı
Edebiyatımızın öykü geleneği, çoğu zaman anın ve bireyin içe kapanık dünyasına odaklanır; ancak bazen öyle öykülerle karşılaşırız ki, birbirinden bağımsız görünen parçalar bir araya gelerek yekpare bir insanlık tablosuna dönüşür. “Sarıyaz”, okuruna bu bütünlük duygusunu derinden hissettiren, salt bir öykü toplamı olmanın çok ötesine geçmeyi başaran bir eser. Kitabın sayfalarını heyecanla yudumlarken, farklı isimlerin, farklı hayal kırıklıklarının ve farklı yaşanmışlıkların izini sürüyoruz. Başlangıçta her biri kendi yörüngesinde dönen bağımsız gezegenler gibi duran bu hayatlar, okuma serüveni derinleştikçe ortak bir atmosferin, tuhaf bir "sarıyaz" gününün ekseninde usulca kenetleniyor. Yazarın ( @mahirunsaleris ) öykü inşasındaki asıl başarısı da burada saklı; zamanı veya aniden bastıran bu sarı atmosferi sıradan bir dekor olarak kullanmıyor. Sarıyaz, öykülerin içinde adeta nefes alan bir karaktere, geçmişle hesaplaşmanın ve kaçınılmaz yüzleşmelerin zeminine evriliyor. Her bir öyküde insanın en temel hallerine, geçmişin boynumuzdaki ağırlığına, geç kalınmışlıklara ve içimizde yeşermeyi bekleyen cılız umutlara tanıklık ediyoruz. Bu gizemli gün, karakterlerin kimisi için henüz kabuk bağlamamış bir yaranın yeniden kanamasını, kimisi içinse hayatın seyrini bütünüyle değiştiren görünmez kırılma anını temsil ediyor. Bireysel acıların ve sıradan dertlerin, böylesine kuşatıcı bir olay karşısında nasıl evrensel bir hüzne dönüştüğünü görmek, okuru kendi içsel fay hatlarına bakmaya davet ediyor. Nihayetinde, hayatlarımız ne kadar farklı yollara saparsa sapsın, insanlık olarak aynı göğün altında benzer fırtınalarla boğuştuğumuzu anlıyoruz. “Sarıyaz”, bu evrensel gerçeği usulca fısıldayan bir kitap. Kapağını kapattığınızda size nitelikli bir edebiyat eseri okumuş olmanın hazzın
Edebiyat
SarıyazMahir Ünsal Eriş · Doğan Kitap · 20245,6bin okunma
Puan vermedi·72 syf.··
2026 144. kitabı
Viyana’nın kendine has, kahve kokulu atmosferinde, Gluck Kahvesi’nin bir köşesinde zamana meydan okuyan bir figür belirir zihnimizde: Jakob Mendel. Stefan Zweig, Sahaf Mendel ile bize sadece bir kitap tutkununun hikâyesini anlatmaz; aslında bir devrin, bir kültürün ve hepsinden önemlisi "saf bilginin" trajedisini sunuyor. Mendel, kâğıtların ve mürekkebin dünyasında yaşayan, hafızası kütüphane raflarından daha düzenli bir münzevidir. Ancak Zweig’ın ustalıkla işlediği bu sükûnet, I. Dünya Savaşı’nın hoyrat eliyle paramparça olur. Mendel’in "casus" yaftasıyla toplama kampına gönderilmesi, aslında insanlığın ortak hafızasının ve kültürel birikiminin tutuklanması olarak gördüm. Zweig, bireyin trajedisi üzerinden bir imparatorluğun ve bir kıtanın çöküşünü resmeder. Mendel serbest kalıp eski masasına döndüğünde, artık ne o kafe eski kafedir ne de Mendel eski Mendel. Kitapların dünyasında kaybolan parlak zihin, gerçek dünyanın gaddarlığı karşısında yenik düştü. Mendel’in ölümünü, nezaketin ve derinliğin kaba kuvvet tarafından tasfiyesi olarak anlamlandırdım.
Sahaf MendelStefan Zweig · İş Bankası Kültür Yayınları · 202112,7bin okunma