Hakikat dediğimiz katı duvarlara çarptığımızda, kurgunun şefkatli kollarına sığınmaktan başka ne gelir elimizden? Eric-Emmanuel Schmitt’in ( @ericemmanuelschmitt_officiel ) Bayan Ming’in Hiç Olmayan On Çocuğu adlı zarif anlatısını okurken, zihnimde hep bu soru yankılandı. Edebiyatın varoluşsal bir direniş alanı(ki bana göre öyle) olduğunu bizlere bir kez daha, üstelik felsefi bir hafiflikle fısıldıyor Schmitt.
Çin’in meşhur tek çocuk politikasının gölgesinde, lüks bir otelin yer altındaki tuvalet bekçisidir Bayan Ming. Devletin soğuk bürokrasisine inat, tam on çocuğu olduğunu, üstelik hepsinin ayrı birer hikâyesi, karakteri ve Konfüçyüs’ten damıtılmış bilgelikleri bulunduğunu iddia eder. Yazar, bu noktada okuru bir hafiyeliğe soyundurmak yerine, Doğu’nun tevekkülü ile Batı’nın akılcı şüpheciliğini karşı karşıya getiriyor. Romandaki Batılı iş insanının ispat arayan gözleri, aslında bizim modern dünyadaki “gerçeklik” takıntımızın bir yansıması. Oysa Bayan Ming, kurguladığı her bir çocukla, yasaklarla daraltılmış bir coğrafyada kendine uçsuz bucaksız bir hürriyet alanı açıyor.
Kitabın edebi değeri de tam bu ince çizgide belirginleşiyor. Schmitt, bağıra çağıra bir rejim eleştirisi yapmak yerine, ironiyi ve sessiz hüznü seçmiş. İnsanın anlama ve inanma ihtiyacının, katı gerçeklerden çok daha elzem olduğunu sezdiren bir deneme tadı var metnin. Yalanın, eğer ruhu yaşatıyorsa, gerçeğin boğucu yükünden evla olup olmadığını sorgulatıyor okura.
Eserin son sayfasına geldiğinizde, edebi bir hazzın yanında derin bir sükûnet kaplıyor içinizi. Çünkü anlıyorsunuz ki, asıl zenginlik dış dünyada neye sahip olduğumuzla değil de, iç dünyamızda kaç evren, kaç hayat kurabildiğimizle ölçülüyor. Hayal gücü, en aşılmaz sınırların bile içinden süzülen bir görünmez nehirdir; yeter ki ona