''Düşüncelere gömülmüş bir halde çakıllı yolda durdu öylece. Var olduğunu çok yoğun bir şekilde düşünüp bir gün olmayacağını unutmaya çalışıyordu. Ama kesinlikle imkansız bir şeydi bu. Varoluşunu ne kadar düşünürse düşünsün, hemen yaşamın sonu olduğu düşüncesi de geliveriyordu aklına. Bunun tam tersi de geçerliydi: Bir gün yok olacağını kuvvetle hissederse, yaşamın nasıl sonsuz bir değere sahip olduğunu da asıl o zaman anlıyordu. Madalyonun bir yüzü ne kadar büyük ve belirginse, diğer yüzü de o kadar büyük ve belirgindi. Yaşam ve ölüm aynı şeyin iki yüzüydü.
İnsan öleceğini fark etmiyorsa, varoluşunu da yaşayamaz, diye düşündü.''
"Evet, Sartre'ın anlattığı 20. yüzyılın kentli insanlarıdır. Hatırlarsan, Rönesans hümanistleri insanın özgürlük ve bağımsızlığına işaret ederken, bunu neredeyse bir zafer saymışlardır. Oysa Sartre insan özgürlüğünü bir lanet gibi görüyor ve bizzat böyle yaşıyordu. 'İnsan özgürlüğüne mahkûmdur.' diye yazmıştı. Mahkûmdur, çünkü kendi kendini yaratmış değildir ama yine de özgürdür. Çünkü bir kez dünyaya atıldıktan sonra, yaptığı her şeyden sorumludur."
"Kierkegaard diyor ki, Tanrı'yı nesnel olarak kavrayabilsem, inanmam ona, ama işte tam da bunu yapamadığım için inanmak zorundayım. Ve eğer inancımı korumak istiyorsam, şunu unutmamalıyım: Nesnel bilinmezliğe sıkı sıkı sarılmalıyım; denizin 70.000 kulaç dibinde de olsam -yine de inanmalıyım."