- Ezan okunuyor, diye mırıldandı.
Sesi bana hüzün verdi. Odamız bu dünyadan, duyguların erişemiyeceği kadar ötede gibiydi ve karım, Kur'anla vâdedilen saadetini, sanki asırlardan beri beyhude yere bekliyordu.
Hareketlerinde ve yürüyüşünde, kabul edilmiş bir mağlûbiyetin hazin sükûneti vardı. Mutfağa geçti; onu sanki rüyada görüyordum: Mangala ve semavere kömür koydu; abdest aldı, sonra seccadesini sofaya sererek namaza durdu.
Pencere iyiden iyiye aydınlanmıştı.
Renksiz, sessiz ve serin kuşluk vakti: Yatağın ılıklığı, belirsiz duygular, düşünceden kaçış.. dalmışım.
Yahu...
- Ne var?
- Geldi...
- İyi ya işte...
Fakat mesele bu değildi: Karım beni kayıtsız buluyor ve üzülüyordu:
- Bir şey söylemeyecek misin; bu üçüncü oluyor.. ha yahu: Ne yapacağız?
Bilir miyim ben. Fakat ona:
- Yarın bir şeyler yaparım, diyorum.
Nedimeleri, Sultan'ın anasına mangala sürülmüş cezvelerle kahve yapıyorlardı. Halkın yeni tanıdığı kahve İstanbul'da yasaktı, ama Ana Sultan için böyle bir yasak olamazdı.
Bir masa seçilir, inatçı bir mama iskemlesi yığınıyla güreşilir, mama iskemlesi bir türlü çıkmaz yerinden, menü, pastel boyalar, emzirme aleti katmanları, emzirme sutyeninin inatçı klipsleri ve uluya uluya ağlayan bebek nihayet sabitlenir. Yemek küçük küçük dilimlenir, lokma uçağın içeri girmesi için diller dökülür, bir lokma daha -afedersin kargo uçağı demek istedim- hangara girer. Bebek, arabasına yerleştirilir, sakinleştirilir, tatlı sözlerle kayışlar omuzlarının üstünden geçirilir ve tokaları sıkı sıkı takılır. Artık çayını içebilirsin nihayet.