Hakan

"Asıl yanlışlık, aşırı dürüstlüktür. Yalan söyleyen adam utanç duyar, çünkü her yalan, hakikat ve dürüstlüğe övgüler düzerken bir yandan da yaşamak için insanı yalan söylemeye zorlayan bir dünyanın alçaltıcılığını öğretir ona. Bu utanç, daha incelmiş, daha karmaşık kişiliklerin yalanlarında gedikler açar. Beceriksizce yalan söylerler; karşıdaki kişi açısından yalanı bir ayıba, bir kabahate dönüştüren de bu beceriksizliktir. Yalan söyleyenin onu aptal sandığını gösterir bu, bir horgörü belirtisidir. Bugünün usta pratisyenlerinin elinde, gerçekliği çarpıtmaktan ibaret olan eski dürüst ve masum işlevini yitirmiştir yalan. Kimse kimseye inanmamakta, herkes her şeyin içyüzünü bilmektedir. Yalan söyleyen adamın asıl söylemek istediği, karşısındaki insana da onun kendisi hakkındaki düşüncelerine de kayıtsız olduğunu hissettirmektir. Bir zamanlar liberal bir iletişim aracı olan yalan, her bireyin, kendi çevresinde buz gibi bir atmosfer oluşturarak bu atmosferin sığınağı içinde semirmesini sağlayan küstahlık yöntemlerinden biri haline gelmiştir bugün."
Sayfa 33·Kitabı okudu
Felsefe
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!

Hakan

, bir kitap okudu
9/10
·278 syf.·
2022 28. kitabı
Theodor W. Adorno
8.8/10 · 653 okunma
"eğer kant'ın öğretisi ve kant'tan beri de platon gerçekten anlaşılıp kavrandıysa, bu iki büyük üstadın öğretilerinin içsel anlamı ve içeriği üzerine -yapmacık şekilde birinin teknik terimlerini kullanmak ve ötekinin tarzını taklit etmek yerine- samimiyetle ve ciddiyetle düşünüldüyse, o zaman, bu iki büyük bilgenin ne kadar uyumlu olduğu ve her iki öğretinin de açıkça tam olarak aynı şeyi ifade ettiği ve tam olarak aynı nihai hedefe sahip oldukları da fark ediledektir."
Felsefe
özgürlükle ilgili ufak bir not
Puan vermedi
schopenhauer'da özgürlük konusu biraz çok başlı gidiyor. yani isteme tarafından mı tasavvur tarafından mı ya da kendinde şey üzerine mi yoksa nesneler üzerine mi konuşuyoruz? bu soruya göre aslında özgürlük durumları belirleniyor. mesela dünya nesneleşmenin kendisidir diyor ve: "... istemenin kendisi tezahür tasavvur ya da nesne olmadığı kendinde şey olduğu için ... zorunluluk nedir bilmez, yani özgürdür. " buradan hareketle kendisi özgürlük kavramını negatif ele alır çünkü der "içeriği sadece zorunluluğun, yani yeterli temel ilkesine uygun, sonucun sebebine göre ilişkisinin reddinden ibarettir" ne demek peki bu? burada dikkat edilmesi gereken şu: özgürlük'ü ele alırken nesne'yi yani dünyayı ve kendine şey'i yani isteme'yi kaçırmamak. buraya da "dünya zorunludur" uyarısını eklemem gerekir kiiiiiiiii zorunludur ve belirlidir çünkü bir neden-sonuç ilişkisi hatta silsilesi içinde başka bir şey olmayacak şekilde vardır. insan da işte bu istemenin nesnelliğidir. insanda hem bu istemenin negatif özgürlüğü içkindir hem de bu nesnelliğin zorunlu ve belirlenmişliği onu "sınırlandırır". "... özgürlük kendini, tezahürün kendisi ile çelişmesi şeklinde sunacaktır. bu anlamda sadece istemenin bizatihi kendisine değil, insana da özgür diyebiliriz ki bu onu diğer varlıklardan ayırmaktadır" insan, burada özgür-müş gibi anlatılabilir ama sadece bu cümle okunduğunda bile çelişki ve "bu anlamda" vurgusu bize sazan gibi atlamamız için açık uyarılardır. devamıında şöyle diyor: "belirli bir insanın davranışlarının zorunluluğa bağlı olmadığı ... hatasına karşı tetikte olmalıyız" buradaki zorunluluğu kavramak için çok kasmaya gerek yok. şopen baba dünyayı bir nesne, insanı da hem isteme hem de nesne çelişkisi içinde değerlendirdiği için temelde onun istemesini de zorunluluğa bağlıyor
Felsefe
İsteme ve Tasavvur Olarak DünyaArthur Schopenhauer · Doğubatı Yayınları · 2020710 okunma
Puan vermedi·264 syf.··
2022 27. kitabı
Wittgenstein kitabın ilk bölümünde “biliyorum” sözcüğü ile oynamaya ve hesaplaşmaya girişir. Biliyorum “ifadesinin” olgusal karşılığı ile kişinin ortaya koymaya çalıştığı ifade arasındaki farka dikkat çeker ve “biliyorum, birçok durumda şu anlama gelir: bildirimim için uygun temellere sahibim. Diğer kişi de o dil oyununa aşina ise, bildiğimi kabul edecektir. Diğer kişi, dil oyununa aşina ise, o türden bir şeyi insanın nasıl bilebileceğini tasavvur edebilmelidir” diyerek bilmenin bir dil oyunu üzerindeki anlaşma olmasına vurgu yaparak sözcük ile olgu durumunu aynı zeminde birleştirmeye çalışır. Wittgenstein vurucu bir şekilde sağduyumuzla birlikte varlığından ve varlığına dair bilgimizden şüphe duymadığımızı deklare ettiğimiz durumlara da el atarak şöyle söyler: “İdealistin sorusu şunun gibi bir şey olurdu: “ellerimin varlığından kuşku duymamaya ne hakkım var?” ve bunun yanıtı şu olamaz “onların var olduğunu biliyorum”. Ne var ki böyle bir soruyu soran böyle bir kişi, var oluş hakkındaki bir kuşkunun ancak bir dil oyununda iş göreceğini kaçırmaktadır. Dolayısıyla, önce “böyle bir kuşku neye benzerdi?” diye sormamız gerektiğini ve bunun dolaysızca anlaşılır olmadığını gözden kaçırmaktadır. Burada ve devamında insanın bilmekle ilgili ve inanmakla ilgili bağını biraz daha serimleyen Wittgenstein “insanın büyülenmiş gibi geri döndüğü önermeler -bunları felsefenin dilinden silmek isterdim.”diyerek aslında “bilmek nedir?” “neyi bilebilirim?” “şüphe nedir” “neyden şüphe duyabilirim” gibi soruları daha da doğrusu bu soru ve sorulara karşılık kurulan cevapları ve varsaymaları ne kadar anlamsız bulduğunu göstermektedir. Burada anlamsız derken neyin kast edildiğini kaçırmamak gerek. Anlamsız, tekrar etmek gerekirse “anlamsız” belirli bir karşılıksızlığı ifade eder yani olgudan
Felsefe
Kesinlik Üzerine + Kültür ve DeğerLudwig Wittgenstein · Metis Yayıncılık · 2009123 okunma