" 'Muazzam planlarım vardı,' diye mırıldandı kararsızca. 'Evet,' dedim, ama bağırmaya kalkarsan, kafanı dağıtırım şu- Ne bir sopa, ne bir taş vardı yakınlarda. 'Boğar gebertirim,' diye düzelttim. 'Büyük işlerin eşiğindeydim', diye yalvardı, kanımı donduran özlem dolu, istekli bir sesle. 'Şimdi de bu salak, alçak herif yüzünden-' 'Ne olursa ol sun, Avrupa'daki başarın kesin artık,' dedim güvenle. Onu boğmak istemiyordum, anlıyor musunuz - hiçbir işe yaramazdı da bu üstelik. Onun unutulmuş, hayvanca isteklerini, doygun, canavarca anılarını uyandırarak bağrına basan büyüyü -ormanın ağır, suskun büyüsünü- bozmak istedim. Emindim: Yalnız buydu onu ormanın kıyısına, çalılıklara, ateşlerin parıltısına, davulların vuruşuna, tuhaf teranelerin vızıltısına çeken; başkaldıran ruhunu olağan özlemlerin ötesine çeken yalnız buydu. Anlıyor musunuz bilmiyorum ama, durumun korkunçluğu saldırıya uğramam olasılığından değil (bu tehlikenin de farkındaydım), önemli ya da önemsiz hiçbir şey adına yalvaramayacağım bir adamla karşı karşıya bulunmamdan kaynaklanıyordu. Benim de, zenciler gibi, ona-şahsına, kendi yüceltilmiş, akıl almaz rezilliğine- sığınmam gerekiyordu. Ondan daha yüksek ya da daha alçak hiçbir şey yoktu, bunu biliyordum. Bir tekmeyle uzaklaşıvermişti dünyadan Allah cezasını versin! dünyayı da paramparça etmişti. O tek başınaydı ve ben, karşısında, toprağın üzerinde nerede durduğumu, havada nerede uçtuğumu bilemiyordum. Size neler konuştuğumuzu anlatıyorum, hangi cümleleri söylediğimizi yineliyorum - ama neye yarar? Olağan, gündelik sözcüklerdi bunlar, yaşam boyu karşılıklı çıkardığımız sıradan sesler. Ama ne fark eder? Benim için, düşlerde işitilen sözlerin, karabasanlarda söylenen cümlelerin dehşet verici anlamı vardı arkalarında. Bir ruhtu o! Bir ruhla savaşmış birisi varsa