Puan vermedi
Bulantı, Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu düşüncesinin en önemli edebî eserlerinden biridir. Romanın temel meselesi şudur: - İnsan dünyaya herhangi bir amaç ya da anlamla gelmez. - Evrenin ve nesnelerin arkasında önceden belirlenmiş bir anlam yoktur. - İnsan bu anlamsızlıkla yüzleştiğinde derin bir yabancılaşma ve “bulantı” hisseder. Romanın kahramanı Antoine Roquentin, gündelik nesnelere (bir taş, ağaç kökü, masa vb.) baktıkça onların sadece “orada” olduklarını fark eder. Bu farkındalık onu rahatsız eder; çünkü insanların yüklediği tüm anlamların aslında sonradan yaratılmış olduğunu görür. İşte “bulantı” denen duygu da bu varoluşsal sarsıntıdır. Kısaca: İnsan önce var olur, sonra kendini yaratır. Sartre’a göre Tanrı’nın ya da değişmez bir insan doğasının yokluğunda, insan özgürdür; fakat bu özgürlük aynı zamanda ağır bir sorumluluk getirir. Roman, bu özgürlüğün ve anlamsızlık hissinin insanda yarattığı sıkıntıyı anlatır. Romanın en meşhur fikirlerinden biri şudur: “Varlık vardır; neden olduğu belli değildir, ama vardır.” Bu yüzden Bulantı, sadece bir roman değil, aynı zamanda varoluşçuluğun edebî bir manifestosu olarak da görülür. En sevdiğim cümlesi belkide ; saat üç. bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya çok erkendir.
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128,1bin okunma
1/10
·552 syf.··
2026 18. kitabı
·
29 günde okudu
·
Okunma: 24 Haziran 2026 08:44
Uzun bir aradan sonra bana yorum yazdıran kitap ne yazık ki bu oldu. Açıkçası, bu kadar kötü bir kitap okuyacağımı düşünmemiştim. Elimde neredeyse bir ay süründü. Her seferinde “Şimdi bir şey olacak, hikâye ivme kazanacak” diye okumaya devam ettim; ancak beklediğim o kırılma noktası bir türlü gelmedi. Karakterler son derece yüzeysel ve aceleyle oluşturulmuş. Hiçbirinin derinliği yok; kim olduklarını, ne düşündüklerini ya da neden öyle davrandıklarını tam olarak anlayamıyoruz. Karakterler arasındaki diyaloglar da oldukça yapay ve çiğ kalmış. Olay örgüsü ise son derece zayıf. Kitabı okurken sürekli şu düşünce aklıma geldi: Demek ki gereksiz laf kalabalığı yaparak ben de bir kitap yazabilir, hatta buna bir yayınevi bile bulabilirim. Bu kitabı hangi psikolojiyle satın aldığımı bugün hatırlamıyorum ama büyük bir hata yaptığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Kısacası, bu kitabı almayı ya da okumayı düşünenler varsa zamanlarını daha iyi değerlendirmelerini tavsiye ederim.
Masa, Bayrak, SandalyeSerhat Çelikel · İthaki Yayınları · 20224 okunma
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Aşkın Müzesi mi, Saplantının Müzesi mi?
Puan vermedi
Spoiler içermez. Masumiyet Müzesi benim için ilk seferde kapısını tam açmayan, ama ikinci gelişimde beni içeri alıp uzun süre bırakmayan kitaplardan biri oldu. Bir ara yarım bırakmıştım. Sonra bir arkadaşımın okuma tavsiyesiyle tekrar elime aldım ve ilerledikçe de kendime şunu sordum: Ben bu kitabı nasıl yarım bırakmışım.. Bazı kitaplar ilk sayfalarda hemen kendini teslim etmez. Biraz sabır, biraz doğru zaman, bazen de bir dost tavsiyesi gerekiyor. Bu roman da bende tam olarak böyle çalıştı. Kitabı bitirdikten sonra aklımda en çok aşk değil, saplantı kaldı. Kemal gerçekten Füsun’a mı aşık, yoksa Füsun üzerinden kendi hayatını, kendi eksikliğini ve kendi kaybını kontrol etmeye mi çalışıyor, bundan emin olamadım. Hatta bir yerden sonra bana Kemal’den bile daha saplantılı olan kişi Orhan Pamuk gibi geldi :) Çünkü bu hikâyeyi sadece yazmakla yetinmeyip onu bir müzeye dönüştürmek, bence edebiyatla takıntı arasındaki çizgiyi bilerek bulanıklaştırmak demek. Sanki roman bitmiyor; nesnelerin, hatıraların ve vitrinlerin içinde yaşamaya devam ediyor. Masumiyet Müzesi’nin en çarpıcı tarafı, büyük laflarla değil küçük ayrıntılarla insanı yakalaması. Bir eşya, bir sigara izmariti, bir bakış, bir masa düzeni; hepsi zamanla duygusal delile dönüşüyor. Kemal’in hikâyesinde de bu ayrıntılar sadece hatırlamak için değil, tutunmak için var. Onun aşkı, sevdiği kişiye duyduğu özlemden çok daha fazlası; beklemeyi, biriktirmeyi, her şeye anlam yüklemeyi ve kendini bu bekleyişin içinde yeniden kurmayı içeriyor. Bir yerden sonra Füsun kadar, Füsun’un yokluğu da Kemal’in hayatında başrole geçiyor. Orhan Pamuk’un gerçekçiliğini çok sevdim. Karakterler roman karakteri gibi değil de, İstanbul’un bir döneminde gerçekten yaşamış ve biz onların hayatına gizlice bakıyormuşuz gibi duruyor. Bu
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,5bin okunma
Puan vermedi·240 syf.··
2026 37. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 11:14
Büyük bir masa düşünün sağcısı , solcusu , muafazakarı, milliyetcisi hepsi bir arada ve yıllar önce sarı bir bavulda duran mektuplardan yola çıkarak bir film yapmak istiyorlar . Editör, yönetmen, yazar, emekli polis hepsi birlikte. Taşlamalar, laf sokmalar, galiz küfürler ; okurken hem eğlenecek hem gelinen noktaya üzülecek , hem de bu da mı olmuş diyeceksiniz. Taber, Can,Ali Tahsin,Muzaffer, Ve ' lit hepsi sizi bekliyor. Para ve mevki için satılan itibarlar, köseleye dönmüş suratlar, hiç bitmeyecek aşağılık kompleksi , bir çırpıda yolda bırakılan dostlar ve görüşler. Murat Uyurkulak yine döktürmüş
DipteMurat Uyurkulak · İnkılâp Kitabevi · 202639 okunma
Doğrudan şaşmayan Pyotr Andreyeviç.
8/10
·176 syf.··
Beğendi
·
2026 12. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 22 Haziran 2026 03:00
Rus edebiyatından severek okuduğum bu eserle ilgili tek pişmanlığım, keşke anlatılan döneme daha yakından vakıf olabilseydim. Gerçek tarihi olaylardan yararlanılarak kaleme alınan romanda, Puşkin özellikle Pyotr Andreyeviç'in torunlarından birinin kendisine sunduğu el yazmalarından faydalanmış; bazı isimleri değiştirerek hikayeyi okura aktarmıştır. Roman, emekli bir askerin oğlunu vatanına hizmet etmesi amacıyla orduya göndermesiyle başlar. Askerlik görevi için uzak bir kaleye gönderilen Pyotr Andreyeviç'in, kale komutanının kızı Maşa'ya aşık olmasıyla hikaye farklı bir boyut kazanır. Eserde, kahramanın bir yandan vatanını korumak için verdiği mücadele, diğer yandan sevdiği kadın uğruna verdiği savaş etkileyici bir şekilde anlatılır.
1000Kitap
Yüzbaşının KızıAleksandr Puşkin · Kızıl Panda Yayınları · 036,9bin okunma
Puan vermedi·240 syf.··
2026 17. kitabı
Herkese Selam Bugün sizlere kalemiyle ilk kez tanıştığım Murat Uyurkulak’ın Dipte kitabının yorumuyla geldim. Dönem romanlarını seviyorsanız, bu kitabın da ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Roman; yazarlar, yayıncılar, sinemacılar ve iktidar çevreleriyle ilişkili bir grup etkili insanın etrafında şekilleniyor. Bir masa etrafında kurulan ilişkiler, çıkar ağları ve birlikte hayata geçirmeye çalıştıkları sıra dışı bir film projesi üzerinden toplumun “dibe inişi” anlatılıyor. Peki bir günlük, birçok insana ilham verirken aynı zamanda insanın kendi hikâyesini de hatırlatabilir mi? Karakterler, “Kalplerin Zaferi” adlı bir film çekmeye karar veriyor. Filmin merkezinde ise yasak bir aşk yer alıyor: Ahmet Tahsin ve Fehime. İkisi de başkalarıyla evli olmasına rağmen duygularına engel olamıyor ve aralarında büyük bir aşk başlıyor. Ancak bu aşk, onları geri dönüşü olmayan yollara sürükleyerek yavaş yavaş dipte buluşturuyor. Hikâyenin farklı dönemlerde anlatılması hoşuma gitti. Özellikle toplumsal çözülmenin yoğunlaştığı zamanlarda yaşananların cesur bir şekilde gözler önüne serilmesi ve bunu bir romanın içinde okumak etkileyiciydi. Yer yer yoran, yer yer eğlendiren, kimi zaman da şaşırtan bir okuma deneyimi oldu benim için. Dönem romanlarını ve toplumsal eleştiriyi seven okurlara tavsiye ederim.
DipteMurat Uyurkulak · İnkılâp Kitabevi · 202639 okunma