Söz dedim, söz verdim. Yüzüme bir daha çiçekli masa örtüleri sermeyeceğim. Sokakta kuş ölüsü bulmuş çocuk gibi ağladım.
Sayfa 44·Kitabı okudu
Yürümeden hiçbir şey yapmam, benim çalışma odam kır­lardır.Masa,kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır...
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
“ Sırdaşım Günlük; (…) Evdeyken masa başında yenen çerezler, içilen sütlerle su gibi akıp giden zaman, üzgün olduğumuzda neden aynı hızla geçmiyor? Üzgün olduğumuzda, kalbimiz kırıldığında zaman sanki hiç geçmek bilmiyor…”
Sayfa 36·Kitabı okudu
La Traviata'da seçmeler çalıyordu -bu tatlı müzik, konyak, temiz masa örtüsünün beyazlığı- bütün bunlar yaşlı Lujin'i öylesine hüzünlendirdi ve bu hüzün o kadar hoştu ki yerinden kıpırdamak istemedi; orada öylece oturdu, bir dirsek masanın üzerinde, bir parmak şakağında -kahverengi ceketinin altına el örgüsü bir yelek giymiş sıska, gözleri kızarmış, yaşlı bir adam.
Zaman zaman solgun bir ışıl­tı kavis çizerek tavandan hızla geçiyor ve çalışma masası­ nın üzerinde ışıldayan bir nokta beliriyordu - bu noktanın ne olduğunu bilmiyordu: belki ağır kristal bir yumurta kı­lığına girmiş bir kağıt ağırlığının yüzeyi ya da masa üzerin­ deki resimlerinden birinin camı. Neredeyse içi geçmişti ki masanın üzerindeki telefonun çalmasıyla sıçradı ve hemen o an ışıldayan noktanın telefon sehpası üzerinde olduğunu fark etti. Kahya yemek odasından gelip içeri girdi, geçerken sadece masayı aydınlatan bir ışığın düğmesine bastı, ahize­ yi kulağına koydu, sonra Lujin'i fark r etmeden, ahizeyi deri kaplı kurutma kağıdı ıstampasının üzerine dikkatle bıraka­rak tekrar dışarı çıktı. Bir dakika sonra bir beye eşlik ederek geri döndü. Beyefendi ışığın çemberine girer girmez ahize­ yi eline aldı ve diğer eliyle de karanlıkta sandalyenin arka­sını arandı. Uşak kapıyı arkasından kapattı böylece müzi­ğin uzaktan gelen ürperişini kesti. "Alo," dedi beyefendi. Lujin kıpırdamaktan korkarak ve bir yabancının babasının masasına böyle rahatça yaslanmasından utanarak karanlı­ğın içinden adama baktı.
İnsan yüzü görmüyor, insan sesi işitmiyordum; gözler, kulaklar, tüm duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir gıdayla beslenmiyor; insan kendisiyle, bedeniyle, masa, yatak, pencere, leğen gibi beş altı nesneyle çaresizce yalnız kalıyor, bu suskunluğun kapkara okyanusunda cam fanusunun altındaki dalgıç gibi, hatta dış dünyaya uzanan halatın koptuğunu, o sessiz derinliklerden bir daha asla çıkarılmayacağını sezen bir dalgıç gibi yaşıyordu.
Sayfa 29