“ Sırdaşım Günlük;
(…)
Evdeyken masa başında yenen çerezler, içilen sütlerle su gibi akıp giden zaman, üzgün olduğumuzda neden aynı hızla geçmiyor? Üzgün olduğumuzda, kalbimiz kırıldığında zaman sanki hiç geçmek bilmiyor…”
La Traviata'da seçmeler çalıyordu -bu tatlı müzik, konyak, temiz masa örtüsünün beyazlığı- bütün bunlar yaşlı Lujin'i öylesine hüzünlendirdi ve bu hüzün o kadar hoştu ki yerinden kıpırdamak istemedi; orada öylece oturdu, bir dirsek masanın üzerinde, bir parmak şakağında -kahverengi ceketinin altına el örgüsü bir yelek giymiş sıska, gözleri kızarmış, yaşlı bir adam.
Zaman zaman solgun bir ışıltı kavis çizerek tavandan hızla geçiyor ve çalışma masası nın üzerinde ışıldayan bir nokta beliriyordu - bu noktanın ne olduğunu bilmiyordu: belki ağır kristal bir yumurta kılığına girmiş bir kağıt ağırlığının yüzeyi ya da masa üzerin deki resimlerinden birinin camı. Neredeyse içi geçmişti ki masanın üzerindeki telefonun çalmasıyla sıçradı ve hemen o an ışıldayan noktanın telefon sehpası üzerinde olduğunu fark etti. Kahya yemek odasından gelip içeri girdi, geçerken sadece masayı aydınlatan bir ışığın düğmesine bastı, ahize yi kulağına koydu, sonra Lujin'i fark r etmeden, ahizeyi deri kaplı kurutma kağıdı ıstampasının üzerine dikkatle bırakarak tekrar dışarı çıktı. Bir dakika sonra bir beye eşlik ederek geri döndü. Beyefendi ışığın çemberine girer girmez ahize yi eline aldı ve diğer eliyle de karanlıkta sandalyenin arkasını arandı. Uşak kapıyı arkasından kapattı böylece müziğin uzaktan gelen ürperişini kesti. "Alo," dedi beyefendi.
Lujin kıpırdamaktan korkarak ve bir yabancının babasının masasına böyle rahatça yaslanmasından utanarak karanlığın içinden adama baktı.
İnsan yüzü görmüyor, insan sesi işitmiyordum; gözler, kulaklar, tüm duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir gıdayla beslenmiyor; insan kendisiyle, bedeniyle, masa, yatak, pencere, leğen gibi beş altı nesneyle çaresizce yalnız kalıyor, bu suskunluğun kapkara okyanusunda cam fanusunun altındaki dalgıç gibi, hatta dış dünyaya uzanan halatın koptuğunu, o sessiz derinliklerden bir daha asla çıkarılmayacağını sezen bir dalgıç gibi yaşıyordu.