Mezarda benim ismim yazıyor. Nurşen Durmuş. Ben doğmadan beş sene önce doğmuşum, ben doğduğum sene ölmüşüm. Bana ne olmuş, anlamıyorum. Ölüm sessizliğinin yaşanabileceği en makul yerdeyiz. Babamla amcam dedemin mezarında, Nihal’le ikimiz çivilenmiş gibi, benim mezarıma sarılmış ağlayan anneme bakıyoruz. Annem toprağıma sarılmış ağlıyor. Anneme doğru yürüyorum, omzundan tutup “Anne ben ölmedim ki, yaşıyorum ben” diyorum saf saf. Annem başını mezardan kaldırıp suratıma koca bir tokat bırakıyor. Mezarımın toprağı yanağıma yapışıyor. Mezarımın başında, yer yarılsa içine girsem, yok olsam, bitsem, silinsem istiyorum.
İnsan geriye dönüp baktığında şimdilerin birer hediye olduğunun farkına varıyor. Bir kez daha anladım ki, ortadoğu unutulup gitmiş bir cehennemin içinde küçük bir günah. Kadınlar bu ülkelerde sadece bir kelebek, oradan oraya savruluyor ve rüzgar nereye eserse oraya konuyor. Ve yine bir kelebeğe özenir gibi ortalama kırk senelik hayatlarında toplansa sadece bir gün gülümsüyorlar. Gözyaşlarıysa birer inci tanesi. Belki de bu yüzden kabuğunu kırıyor inci. Bu kitap, geçmişten bugüne Taliban’ın vahşetini çok güzel anlatıyor ama şimdilerde bile ortadoğu ülkelerinin çoğunda hiçbir fark yok. Minnettarım ülkeme. Daima.
“Saçın neden böyle kısacık?”
“Ben bacha posh’um. Yani bacha posh’tum.”
“Daha önce hiç bacha posh görmemiştim. Neden seni oğlan yaptılar?”
“Annemin sadece kız çocukları vardı. Babamda bir oğlan istiyordu.”
“Ve seni oğlan gibi mi giydirdiler?”