Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır...
Hiçbir şey istemiyorum.Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı.
Bu kış doğum günümde sevdiğim bir arkadaşım tarafından hediye edilmişti Kırmızı Saçlı Kadın romanı. Fakat kitap o kadar sert eleştiriliyordu ki bu yüzden belki de okumayı sürekli erteledim. Son zamanlarda okuduğum kitaplar hep ekitap formatında olduğundan artık okurken gözlerim çok fazla ağrımaya başladığı için kütüphanemdeki kitaplara göz atmaya karar verdim. Gözüme ilk çarpan Pamuk'un bu romanı oldu. Biraz önce kitabın kapağını kapattım ve son sayfasına kadar eleştiri oklarına hedef olabilecek bir cümle aradım kitapta. Yapılan eleştirilerin yersiz olduğunu düşünüyorum.
Kitap 1980'lerden başlayıp günümüze kadar geliyor. Babasının onları terk etmesinden sonra geçici bir süre kuyucu çıraklığı yapmaya başlayan Cem'in hayat hikayesini okuyoruz. Aynı zamanda Batı'nın efsanesi Oidipus ile Doğu'nun efsanesi Şehname de kitabın ana felsefesini oluşturuyor. Kitabın ilk başlarını çok severek okudum fakat bir noktadan sonra efsaneler o kadar sık tekrarlanıyor ki kitabın sonunu ortasında çözmüş oluyorsunuz.
Kitabın sonunun bu kadar anlaşılabilir olmasını sevemedim ben. Bir de kitabın sonunda kitabı kimin ağzından dinlediğimiz biraz muallakta kalıyor.Üçüncü yani son bölüme kadar kitap Cem'in ağzından yazılmış gibi okuyoruz. Fakat kırmızı saçlı kadının ağzından okuduğumuz son bölümde bu kitabı Enver'in yazdığını söylüyor. Bunların dışında romanı beğendim, yormayan sade bir dili var. Özellikle efsaneler ile ilgili verdiği bilgiler de göze alındığında okumaya değer bir kitap.
Kuvvetli, kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapamayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu ve günahkâr olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi? Bir baba ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?