Seçkin bir burjuva beyefendisinin olağanüstü bir gecede otuz altı yıllık yaşamı boyunca ilk kez tattıklarını, kalabalıklar içindeki yalnızlığını, insanlara ve bir o kadar da kendine olan yabancılığını, sahte gülümsemelerini soyunuşunu, toplumun normları ve kalıplarından sıyrılıp kendini tanıma yolculuğunu; zihninin derinliklerini, travmalarını, hazlarının günahlarını, utanç ve tutku arasındaki savaşını, yaşamın anlamını ve mutluluğun yolunu keşfedişini anlatan bir Stefan Zweig kitabıdır.
Stefan Zweig’ın diğer kitaplarına nazaran gölgede kalan bu kitap aynı zaman benim en sevdiğim kitaplardan biridir.
Kendimden zaman zaman çok fazla parça bulduğum, benimseyemediğim ve zihnimde tanımlayamadığım kısımları da anlamak için büyük çaba gösterdiğim, bana farklı bakış açıları kazandıran, ana karakterin beyninin içine girip en ince detayına kadar kurcalama isteği uyandıran, fazlaca içselleştirdiğim ve anlayamadığım bir şekilde çekildiğim bu kitabın bende çok özel bir yeri var.
Öyle ki, bu kitabı yıllar için tekrar tekrar okumak ve karakterin zihninin dalgalarında onu özümseyene dek savrulmak istedim.
Başrol esasında hepimizin hayatında var olan, en azından ona yakın ve benzer bir karakterdi. hem çok özgün, hem çok bayağı; hem çok farklı, hem de çok aynıydı.
İçerisinde bolca psikanaliz ve karakter tahlili bulunduğundan mütevellit başlarda boğulduğum hissine kapılsam da, karakteri tanıdıkça adeta içine çekilip daha çok okumak ve daha çok anlamak istedim. Böylesine sıradışı olup aynı zamanda alışılagelmiş birini anlamaya çalışmak, onun dünyası adım atmak çok güzel bir deneyimdi. Zira karakteri çözümlemek, kendimi çözümlemek demekti bir yerde.
Zon olarak söylemeliyim ki Zweig’ın en başarılı bulduğum kitaplarından biridir. Hoş, bana kalırsa böyle bir hikayeyi böylesine güzel