Işte ilk defa orada ve o gece Keltepe ile ben, birbirimize kaynaştık. Bir köyün bir yabanı kabul edişi büyük bir şeydir. Etrafındaki insanları birer birer, uzun uzun süzdüm. Ömürlerinin nice nice yıllarını Rumeli'den Garp Trablus'una, Arap Körfezine kadar, kağşamış bir İmparatorluğun tozlu yollarında, hastalıklar, isyanlar, harpler içine çürütmüş şu yetmişlik Kurban Dayı, şu ayağının birisi bilmem hangi cephede bir süngü yarasıyla kaskatı kesilmiş Peltek Osman şu gözlerin içi bu yaşında bile yıldızlar gibi parlayan Satılmış Ağa, sonra bütün diğerleri, ihtiyarlarıyla, gençleriyle, gözlerimde hepsi de anlamlı, hepsi de değerli insanlar halini aldılar. Hepsinin yüzünde harcanmışlığın, terk edilmişliğin mihneti yanında, zalim, sert ve tükenmiş bir toprakla gece gündüz haşır neşir olmanın soy erkekliği vardı. Sahte olan, bozulmuş olan, başkalarının sırtından geçinen bizdik. Bütün ömrümüz onları oyalamak, onlar aldatmakla geçmişti. Yüzyıllar ve yüzyıllarca onlara ne vermiştik ki?
Ilk defa orada ve o gece onların köklülüğünü, özgürlüğünü, gururunu ve bizim yenilgimizi anladım. Biz, çiğnediğimiz, ama tanımadığımız bir insan temeli üstüne tünemiş yarasalardık. Onlar ise temeldi ve bizim bu temele karşı bazı görevlerimiz olsa gerekti.
Eğer bu insanları bu kılıksız hallerinden kurtarırsan, eğer yüzlerini güleç tutar, onları bir takım ümitlerle hayata bağlarsan; eğer bu Sıtmabükü bir gün altınbaşaklı tarlalar, bostanlar, yoncalıklar, bahçelerle donanırsa; ambarlar dolu, evler şenlik olursa, bu cemaat her zaman bu geceki gibi gülebilir.
Bak,hepsi de şakalar,cinaslar,esprilerle konuşmasını biliyorlar. Meselleri,hikayeleri ve kimbilir kaç yüzyılın zeka kristalleri olan atasözlerini ne güzel kullanıyorlar. Hayır galiba ben aldandım. Bu köyde ölmüş bir çamur yığını değil, soy bir maya