Gâfil insan, helâl-haram demeden, ne elde edebilirse onu kâr zanneder. Hâlbuki bir mü’min için helâlden kazanılan bir kuruş, haramdan gelecek milyonlardan daha değerlidir. Mü’min için hesabını kolay verebileceği helâl mal, hayırlı maldır. Hesabını veremeyip azâbını çekeceği haram mal ise tam bir baş belâsıdır. Bu yüzden haram yollardan dünyalık elde etmeye çalışanların kalpleri kördür. Nitekim Ömer bin Abdülazîz g buyurur ki:
“Haramlar bir ateştir. Ona ancak kalbi ölüler uzanır. Eğer el uzatanlar diri olsalardı, o ateşin acısını muhakkak duyarlardı.”
Kalplerini dünya hırsı bürümüş gâfiller; hak ile bâtıl, helâl ile haram, doğru ile yanlış gibi ölçüleri tanımaz hâle gelirler. Mevlânâ Hazretleri, dünya ihtirâsıyla kalp gözünün körelmesinin, kişiyi hayvanattan bile daha aşağı bir hâle düşürdüğünü ifade sadedinde şöyle buyurur:
“Bir köpek bile kendisine atılan kemiği veya ekmeği koklamadan yemez.”
Yani gözünü hırs bürümüş bir insanda, bir köpeğin neyi yiyip neyi yememesi gerektiğini kontrol etmesi kadar bile bir dikkat, hassâsiyet ve sakınma gayreti görülmez. Dünya nîmetleri karşısında helâl-haram gözetmemek, bu kadar fecî bir mânevî felâkettir.
Öte yandan nefs ve şeytan, kalbî zaafları bulunan kimi insanları da, sûret-i haktan görünerek aldatır:
“Sen çok kazanmalısın ki çokça hayır-hasenat yapabilesin.” telkininde bulunur. O da nefsine hoş gelen bu fikri, dînî bir sâikle benimsiyormuş gibi, kendince birtakım gerekçeler üretir:
“Ben çok kazanıp daha çok hayır-hasenat yapacağım.” der. “Zor durumdaki müslümanlara infâk etmek için çok kazanmam lâzım.” der. “Görmüyor musunuz yeryüzündeki müslümanların perişan hâlini? Biz de müslümanları sömürenler gibi kazanıp güçlü olmalıyız ki onlarla baş edebilelim…” der. Sonra da; “Ne yapalım, piyasanın şartları böyle…” diyerek
Şâirim semâya dalma bu kadar
Sonsuzun ardında yine sonsuz var
Bir yaz gecesinde kalınca nâçâr
Gider rüyâlara siner gözlerim
Bir derin ummâna girmek üzere
Eşyânın sırrına ermek üzere
Başka âlemleri görmek üzere
Gün gelir kapanır söner gözlerim.
...
Mısırlı işadamı Salah Mustafa Atiyye Ziraat Mühendisi olduktan sonra tavuk çiftliği kurarak bugün Mısır halkının umudu oldu.
Zengin olsam ne hayırlar yapardım; fakirlere yardım eder, yetimleri doyurur, gençleri evlendirir, memlekete okul, yol yaptırırdım diye iç geçirenlerin dikkatlice okuması gereken bir hikaye bu. Mesleğimiz ve sınırlı imkanlarımız ile insanlığa nasıl bir katkımız olabilir sorusuna ve kapitalist sistemin çıkmazlarına cevap veren, asrın Yusuf'u bir ziraat mühendisi… Allah rızasını gaye edinerek yola koyulan ve bu yolda elde edilen bir başarının öyküsü…
Dokuz genç bir araya geldi
18 Mart 1946 yılında Kahire'nin 120 km uzaklığında Tafahna Al Aşraf köyünde fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi Salah Mustafa Atiyye. Yokluğu had safhada yaşayan, yamalı ve hatta çoğu zaman ödünç elbiseler giyerek okuluna gidip gelen Atiyye en nihayetinde ziraat mühendisi olarak eğitimini tamamladı ve vatani görevini yerine getirmek için askere gitti. Dönüşte askerde tanıştığı 8 arkadaşı ile bir araya geldi Atiyye. Dokuz genç büyük şehirlere gidip kariyer yapmak, doğup büyüdükleri yeri terk etmek yerine, fakirliğin, işsizliğin ve cehaletin kol gezdiği köyleri ve beldelerinde kalıp orayı imar etme kararı aldı Bu dokuz inanmış genç Mısır Dekahliye ilinin Meyyid Ramr Kasabası'na bağlı, Tafahna Al Ashraf Köyü'nde Firavunun sarayında yaşayan Musaları ve Yusufları örnek alarak yola çıktı. Kendilerine düşen sorumluluğun farkında olan bu dokuz ortak, değiştirmek, modern çağın onları hapsettiği prangalardan kurtulmak için yeterli güce sahip olduklarının da farkındaydı.
Sermaye 250 pound
Peki bu nasıl olacaktı? Bir yerlerden başlamak icap ediyordu, hem de hiç zaman kaybetmeden. Bulundukları noktadan kutlu yolculuğa 'Bismillah' denilecekti. İmanlı bu dokuz genç hikayeleriyle