Nasıl anlatayım? Herkes güzel yollarda, ben adım bile atmamışım gibi. Herkes sevilmiş, benim başım hala okşanmayı bekliyor gibi. Saatlerce beklenmesi gereken meydanda herkes oturacak tabure bulmuş bir ben ayakta kalmışım gibi..
"Daha anlatsana, " dedim.
"Hoşuna mı gitti?"
"Hem de çok. Seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca hiç durmadan laflamak isterdim."
"Benzinimiz yeter mi ki?"
"Yalancıktan doldurursak yeter."
"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!" dedi. Bu eksik sana değil bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar...
"Acı acı güldüğümü hissettim. İnsanlara olduklarından başka gözle bakmakta ısrar edişime içerliyordum. Yirmi dört yaşıma geldiğim halde hala çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım."
"Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana denk dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme istediğini bile söndüren şey. "