Kraliyet arazisine bir tarla dolusu patates ekilmesini emretti ve sonra da gündüzleri ekini korumaları için en seçkin muhafıziarını görevlendirdi. Ancak nöbetçileri gece yarısı evlerine yolladı; böylece ekinin değerli olduğuna ikna olan köylüler, ceplerinde kraliyet yumrulan ile gecenin karanlığında gözden kayboldu. Bu üç ulus zamanla güçlü birer patates ülkesine dönüştü. Bu durum, kuzey Avrupa'nın yetersiz beslenme sorununa ve dönem dönem yaşanan kıtlıklara son verdi; toprağın, tahıl ile geçindirebileceğinden çok daha büyük bir nüfusu geçindirmesini sağladı. Patates ayrıca -yetiştirilme sürecinde daha az sayıda insana ihtiyaç duyduğundankuzey Avrupa'nın büyüyen ve sanayileşen şehirlerinin kırsal kesim tarafından dayurulmasını da sağladı. Avrupa'nın siyasal merkezi buğdayın güvenilir bir şekilde yetiştiği sıcak, güneşli güneye demir atmıştı; patates olmasaydı, Avrupa' da iktidar asla kuzeye yönelmezdi.
irlanda, 1588. Patates, on altıncı yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'ya ilk kez -tahminen bir İspanyol gemisinin ambarında- geldiğinde, oturmuş bir ekosisteme giriş yapan uzaylı bir türmüşcesine, tutunacak yer bulamamıştı. Sorun -en azından, kuzeyde- Avrupa'nın toprağı ya da iklimi değildi; hatta sonradan ortaya çıktığı üzere, patates bu şartlardan son derece memnun kalacaktı. Sorun Avrupalılar'ın zihniyetiydi. Bu tuhaf yeni bitkinin, diğer ekiniere görece daha az toprakta daha fazla mahsül verdiğini fark etmelerinden sonra bile, Avrupalı kültürlerin çoğu patatese kucak açmadı. Neden? Avrupalılar daha önce yumrulu sebze yememişlerdi; patates, itüzümü ailesinin bir üyesiydi (adı çıkmış domates de bu ailedendir); cüzzama ve ahlaksızlığa neden olduğu sanılıyordu; İncil'in hiçbir yerinde lafı geçmiyordu ve Amerika' dan gelmişti -ilkel, zaptediimiş bir ır kın temel besin maddesiydi. Patatesi reddetmek için çok sayıda, çeşit çeşit mazeretler öne sürülmüştü; fakat çoğunun sonuçta vardığı nokta şuydu: yeni bitkinin varoluşunda insan kültürü yok gibiydi -bu açıdan, benim NewLeaf'imden hayli farklı- ve doğası da fazlasıyla yabanıldı; insan eli değmemiş, kendi haline bırakılmış bir doğa.
Charles Baudelaire, esrar tecrübelerini anlattığı 1860 tarihli kitabına Yapma Cennetler adını vermişti; kulağa doğru geliyor. Peki ya aşkınlığın nörokimyasının, marihuana da içseniz, meditasy'on da yapsanız, şarkı da söyleseniz, oruç da tutsanız ya da dua etme suretiyle hipnotik bir transa da girseniz aynı olduğu anlaşılırsa? Ya bu çabaların her birinde beynin tek yaptığı büyük ölçüde kanabinaidier üreterek kısa süreli hafızayı askıya almak ve böylece şimdiyi derinden yaşamamıza izin vermekse? Beynin kimyasını değiştirmek için birçok yöntem var; uyuşturucular bunların içinde sadece en doğrudan olanı olabilir. (Bu da uyuşturucuları, bilinci değiştirmek için daha iyi bir yöntem yapmaz; pek çoğunun zehirli yan etkileri, bunun tam tersinin doğru olduğuna işaret ediyor.)
Nietzsche'nin denemesinin ilk bölümü unutmanın erdemleri üzerine duygulandırıcı, zaman zaman da komik bir övgü şarkısı; Nietzsche unutabilmeyi, insan mutluluğun, zihinsel sağlığın ve eylemin önkoşulu olarak görüyor. Hafıza ya da tarihin değerini reddetmeden (tıpkı Emerson ve Thoreau gibi), enerjimizin haddinden fazla kısmını geçmişin gölgelerinde debelenerek harcadığımızı öne sürüyor -adetler, geçmiş örnekler, genelgeçer bilgi ve nevrozun zayıftatıcı yükü. Amerikan deneyüstücüler gibi Nietzsche de, kişisel ve ortak mirasımızın hayattan zevk almamızın ve özgün olan herhangi bir şeyi başarmamızın önünde engel oluşturduğunu düşünüyor.
"Yanınızdan otlaya odaya gelip geçen sığır sürülerini düşünün" diyerek başlar Friedrich Nietzsche 1876 tarihli fevkalade, biraz da egzantrik denemesi "Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine"ye. "Dünün ya da yarının ne anlama geldiğini bilmezler; seker durur, yer, dinlenir, hazmeder, gene sekerler, sabahtan akşama, günden güne böyle sürer. O ana bağlıdırlar; keyfiyle, sıkıntısıyla. Ve böylece ne melankoliye kapılır, ne de sıkılırlar ... "