İngiliz Edebiyatında iki roman okudum; birisi Aşk ve Gurur, diğeri Jane Eyre idi. Jane Eyre açık ara farkla öne geçti diyebilirim. Bende uyandırdığı duygular, içime işleyen üslubu çok güzeldi.
Jane ve içine düştüğü durumla empati kurmaya çalıştığımda o an mantığım duygularımın önüne geçebilir miydi bilmiyorum.
Jane oldukça güçlü bir karekter, kendinin oldukça farkında olan bir karekter. Yazar karakterleri o kadar güzel aktarmış ki, karakterlerin analizini yapabilmeniz için size serpme kahvaltı gibi her detaylarını anlatmıyor ve siz bu kişilerin analizlerini yaparken var olan gizemden zevk alıyorsunuz. Bazense yaptığınız karakter analizleri çok zıt yönler gösterip, hiç de beklemediğiniz yönleri çıkabiliyor tabii ortaya.
Hoşuma gitmeyen iki şey var; birincisi, kitap çok uzun. O kadar uzun ki, ne kadar sevsem de bir yerde buhran geçirdim. İlk defa bir kitap elimde bu kadar süründü. İkincisi, bu uzunluktan kaynaklandığını düşündüğüm, sonlara doğru bir bocalama yaşadı kitap. Ne alaka, buraya kadar hiç bu tarz bir olay görmedik şimdi niye böyle bir şey var ki? Dedirten bir olay vardı. Niyeyse ben onu hiç sevemedim. DİKKAT, PARANTEZ İÇİ SPOİLER İÇERİR! (Jane, Rahip ile Hindistan'a gitmeyi kabul etmeyi düşündüğü akşam uzaklardan 'Jane' diye bir ses duyması, o akşam Edward Rochester'ın da ona bağırmış olması ve sonra Jane'nin çıkıp 'Neredesin' diye bağırışını Edward'ın duymuş olması falan bana biraz saçma gelmedi değil hani.)