Türkiye'de cumhuriyetin kuruluşu hem Türkiye, hem de bütün Türk tarihinin yeni bir bölümüne işarettir. Artık hakanlar ve sultanlar çağı geçmiş, seçimle iş başına geti-rilmiş bakanlar zamanı başlamıştır. Bu, eski devirleri inkâra, eskileri kötülemeye bir sebep teşkil etmez. Eski çağlarımızın büyük yanlışları yanında şan ve şerefle dolu olduğu gibi eski devlet başkanlarımız olan kağanlar, han-lar ve sultanlar da çoğunlukla büyük çapta, millete hizmet etmiş yüksek şahsiyetlerdir. Bunlara saygı göstermek ve çocuklarımıza bunların büyüklüğünü öğretmek insanlık ve vatan borcumuzdur. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin başlangıcında, her yeni rejimin başlangıcında olduğu gibi, bir takım sertlikler, aşırılıklar ve haksızlıklar da olmamış değildir. Fakat bu davranışlar Fransız ve Rus inkılâpları ile ölçüştürüldüğü zaman çok yumuşak ve çok insanca kalır. Bu da milli övünçlerimizden birisidir. Cumhuriyet idaresi kökleştikçe, aşırı tedbirler de yavaş yavaş ortadan kaldırılmış, haksızlıkların silinmesine, bütün vatandaşların biribirine daha çok bağlanmasına dikkat edilmiştir. Bu da akıllıca ve insanca bir tedbirdir. Meselâ, Kurtuluş Savaşı'na karşı geldikleri için mem-leketten çıkarılan Yüz Ellilikler 1937'de affolunarak yurda dönmüş, bunların arasında bulunan kalem sahip-leri, kalemleriyle cumhuriyeti destekler kimseler olarak gözükmüşlerdir.
Sayfa 350 - Ötüken 1970, Sayı: 9·Kitabı okudu
Parti hayatı bütün memleketlerde mübalağa ve muga-lâta ile doludur. Bizim gibi buna yeni alışan memleket-lerde ise baştanberi bir edebiyattan ibarettir. "Hiçbir parti şimdiye kadar bir tek başarısızlığı söylemiş değildir. İktidarda bulunan partilere bakarsanız bütün hayatları zaferlerle süslüdür. İsmet İnönü başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı zamanlarında hep "feyizli eserlerden bahsederdi. Bu "feyizli" kelimesi onun çok sevdiği bir "sözcük"tü. Demiryolunun her yeni istasyona varışında şampanyalar açılarak büyük törenlerle feyizli eserlerden bahsedilirdi. Adnan Menderes'in dilinden düşmeyen laf "görülmemiş kalkınma" ve "şantiye haline gelmiş mem-leket"ti. Demirel "büyük ve müreffeh Türkiye'den başka bir şey söylemiyor. Üçünün zamanında da ilerlemeler ve kalkınmalar olduğu muhakkaktır. Fakat bunlar asla ihtiyaç nisbetinde olmamış, asla övünülecek bir raddeye varamamıştır. Hepsi de başarılarını mübalâğalı şekilde anlatmışlar ve göz boyamak istemişlerdir. Bunun sebebi millî şuurdan mahrumiyetleridir. "Millet", "vatan", "Türkiye" kelimelerini bol bol kullanmak millî şuurun işareti değildir. Bir memlekete fabrika ve yol yapmak, hatta birçok yüksek okullar açmak da millî şuurun işi değil, ilerleyen zamanın gere-ğidir. Fabrika ile yol ve okulu, bir ülkeyi istila eden sömürgeci yabancılar da yapar. İngilizlerin Hindistan ve Pakistan'da yaptığı gibi... Millî kalkınma ise endüstriden önce manevî güçle olur. Bizdeki hükümetler manevî kalkınma diye birşey olacağını hatırlarının köşesine bile getirmemiştir. Türk Ocağı'nı kaldırıp Halkevi'ni açmak, Türkçüleri sıkıyö-netim mahkemesine verip Köy Enstitülerini kurmak, Milliyetçiler Derneği'ni kapatıp Milli Güç denen züm-rüdü anka kuşunu ortaya koymakla millî şuur değil ancak milli şuursuzluk kuvvetlenebilirdi. Nitekim öyle olmuştur.
Sayfa 303 - Ötüken 1969·Kitabı okudu
Reklam
Her yetişkinin yaşamına iki ayrı büyük aşk öyküsü egemen olur. İlki cinsel aşka ulaşma yolundaki arayışımızın öyküsüdür; bu bilindik öykü toplumsal olarak kabul görür, alkışlanır, iniş çıkışları ve fırtınaları ise edebiyatın ve müziğin çıkış noktasını oluşturur. İkinci öykü ise dünyanın sevgisini kazanma yolundaki arayışımızın öyküsüdür; daha gizli saklıdır, daha bir yüz kızartıcıdır. Onu bir şekilde ifade etsek bile çok nüktedan ya da alaycı ifadeler kullanmaya çalışırız
Memê Alan bir destan, bir masaldır.
Sayfa 248 - Aram Yayınları·Kitabı okudu
Araştırma
Lêlê Tu gavsivika reftare xweş, Zîna ku Mem lê hiltê bi jana boş; Dîwana gula bêdawî ya bêdem, Vegerîn wê û wî, li xemê bike rehm.
Kurdî
Sokrates in müdafaası
"- Ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım? Ömrüm boyunca dilimi tutmadığım için?... İnsanlardan çoğu nun değer verdiği şeylere aldırmadığım için?... Paraya, mala, askerî rütbelere, hatipliğe ve memlekette durma-dan ortaya çıkan türlü türlü rütbelere, entrikalara partilere bağlanmadığım için Bu gibi faaliyetler altında yaşamayı kendime yakıştıramadığım, kendimi böyle bir hayat sürmiyecek kadar şerefli saydığım için Kendimi böyle şeylere verecek olursam, ne kendime, ne de size bir faydam olur diye onların hepsinden uzak kaldığım için... Faydalı bildiğim şeyleri her vatandaşa öğretmeye kendimi vakfettiğim için?... Bütün bunlar için ben ne gibi bir cezaya mı müstahakım? Söyliyeyim: Beni devlet adına (Pritaneyon) da besleyiniz! Sizi ye tiştiren, ruhunuzu geliştiren, aydınlatan, bunun için herşeyi bırakan fakir bir adama yakışacak budur. Bil-mem kaç atlı araba yarışlarında mükâfat kazanan bir yurtdaştan, bir madde pehlivanından fazla, buna ben lâyıkım!"
Sayfa 20 - Sebil yayınevi, 1966 basım
Reklam
Reklam