Özşefkat içeriklerinin bu kadar popüler olduğu bir dönemde, kendine acımasız olmanın ne olduğunu bilen birkaç kişiyle denk gelmek isterdim.
Dünya bir gözlük ve duygularımız birer mercekse, dünyaya en objektif en gerçekçi bakabildiğimiz mercek öfkedir. Çünkü biz her şeyi kendimizi iyi hissedeceğimiz şekilde hatırlarız olduğu gibi değil.
Kıymetli olan şey unutmamak değil, doğru hatırlayabilmektir. Gabriel García Márquez bu durumu şu sözleriyle betimler: Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolán, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.
Burada bahsedilen acımasızlığın, aslında ne olduğunu bilmek zorunda kalmak iyi bir şey mi kötü bir şey mi hâlâ cevabını veremiyorum.
İstediğin her şeyi yapmak yerine, nelerden sakınman gerektiğini bildiğin bir duygudur bu.
Tavrın merakını yenmesi gereken bir duygu.
Yarattığın dünyanın, dünyanın kendisinden daha güzel olduğu bir duygu.
Dünyanın entropisinden kurtulup, kendi kaosunu yaratabildiğin bir duygu...
Buradaki acımasızlık insanı yok eden bir nefret değil; kömürü elmasa dönüştüren o yüksek basınç gibidir. Yani kör bir öfke değil, keskin ve şefkatsiz bir dürüstlüktür.
İnsanın kendi zayıflıklarına, ertelemelerine ve bahanelerine karşı acımasız bir dürüstlük sergilemesi, dışsal mekanizmaların (sistem, toplum veya sosyal medya) onu manipüle etmesini engeller. Bu anlamda acımasızlık, bir başkasının kölesi olmamak için kendinin efendisi olma eylemidir.
Yere düşenler değil, zemine çarpanlar zaten istemsiz öfkeli ve acımasız olurlar.
Canetti "Yere düşenler kendilerine geldiklerinde, artık başka bir insan olurlar." bu acımasızlığın gerçekçiliğini belirtir.
Cioran ise
Aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız. Vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır."
-Bilgi Arkeoloğu @bilgiarkeologu