Çocukluğumdan beri kadın mücadelesi adı altındaki pek çok mesele ilgi alanımda olmuştur. Bunlar sıradan insanların sıradan yaşantıları gibi görünse de, bana hiçbir zaman olması gereken veya adına 'kader' denilen alışılmış düşünce kalıpları gibi gelmedi. Bir yerlerde acı çeken, aşık olan; aşkını gizlice yaşamak zorunda kalan ve uğruna her türlü şiddete göğüs geren insanlar vardı ve benim onları duymaya, anlamaya ihtiyacım olduğunu biliyordum. Her şeyden öte onları "okumam" gerekiyordu. Emma, okumam gereken bir başka kadının/kadınların meselesiydi.
Austen diline daha önceden hakimseniz, yarattığı karakterlerin kendi yaşamından izler taşıdığını elbet anlamışsınızdır. Onun kaleminde mücadeleden vazgeçmeyen kadınların ruhu yatar çoğu zaman. Bahşettiği bu ruhlar bazen doğduğu aileyi inkâr ederken bazıları bu aileyi korumak için elinden geleni yapar. Kimisi aşkın ve gururun iç içe girdiği bir buhranda arayışa sürüklenirken kimisi de yaşadığı topraklarda sevgi uğruna kendini sürgün eder. Bu senaryolar yabancı değildir hiçbirimize. Klasiklerin dünyasında hele ki!
Onları klasik yapansa oldukça basit bir hakikate dayanır: Yüzyılların alamadığı dersi, hep bir sonrakine taşımakla yükümlüdürler. Ki bu yükümlülüğü kimse onlara vermez.
Yazarlar l, ayak bastıkları topraklara yüzünü çevirmeden bir eser kaleme alamazlar ve bu bilinçle yazdıkları her metin, çoğu için bir anlaşılmanın ödülü olarak nesillere aktarılır durur. Önlerinde bulunan dev gibi bir eleştiri ordusunun oklarına karşılık en büyük tesellileri, şu anda, yarında ve yarınların çok sonrasında okunmak olur. Emma, onlardan yalnızca biri ama biraz deli.
Austen bu romanında kendisiyle sürekli bir savaş hâlinde olan Emma'yı okurlara sunuyor. Kendisine oldukça güvenen ama çoğu anında bu egosundan pişmanlık duyan, kendisine
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!