Üzerinde uzun zamandır durduğum bir düşünce vardır ki, her yeni kitaba geçişimde zihnimi kuşatmaya devam eder. Özellikle Batı veya yeni başladığım Türk klasiklerinde kendini gösterir bu durum. Onlarca yıl hatta asır öncesinde insanlar düşündükleri, düşünmek istedikleri veyahutta hissettikleri bir olay karşısında, özellikle bir insan karşısında yataklara düşmeyi; o insan uğruna içlerinde bir savaş vermeyi ve bu savaşın bedelini canlarıyla ödemeyi pek çok kez görmüş geçirmişler. Zihinlerini talan eden her ne varsa bunun uğruna ölebilmek, büyük bir mucize olarak görülür onlar için. En büyük armağan, aşıklarının yanı başında, hayata 'ben tamamım' diyebilmektir acı çekenlerin nezdinde. Bu yüzden klasikleri değerli kılan, özellikle düşüncelere olan sadakati insan ruhuna aşılamaktaki hayret verici maharetidir zannımca.
Günümüzde hiçbir anımızın birbirine uymayışı, bu uyumsuzluk içinde kısa sürede debelenen yüreklerin yarına tutunamayışı; tutundukları dalın kimden ne niyetle uzatıldığını bile anlayamayışı...
Yabancı değildir bunlar bize. Aradan yüz asır geçse dahi yabancı değildir kalp bu hislere. Ve hiçbir zaman yabancı kalmayacaktır bir sonrakine.
Üzülerek belirtmeliyim ki kolaycılığın, en ilkel durumları bile marifet saydığı bu yüzyılda insanoğlu düşünememekten hasta olmaya, yataklara düşüp uzatılan elleri görememeye evrilmiş durumdadır. Duyguların mânâsını, kimyasını bilemeyen onlarca yüz; dile gelseydi eğer 'ben kendime bile inanmıyorum' diyecek fikirlerle dolu binlerce akıl yaşıyor aramızda. Yaşadığını sananların, yaşamaya çalışanlara yaptığı büyük bir zulmü izliyoruz bu çağda.
Namık Kemal bu eseriyle bana bunları düşündürttü. İşin aslı ciddi bir meseleyi, ki mesele içinde binbir meseleyi katarak, kısa ve öz anlatabilme işine hep imrenmişimdir. Bunu kısacık bir
Sevmekten sevilememekten yakındığımız bu zamanlarda, Ze Oroco'nun kısa ama etkileyici öyküsü bizleri karşılıyor. Günün birinde sevdiği herkesi kaybeden, zamanla kendi içine kapanıp herkesten uzaklaşan ve böyle anlarda yalnızca kayığı ile sohbet edebilen bu yaşlı adam, yüreğinden atamadığı birtakım insani duyguların da esiridir. Sadık bir şekilde koruyup baktığı kayığı Rosinha, ona anlattığı hikâyeler ile yaşadıkları topraklardan gelecek herhangi bir tehlikeye veya mucizeye karşı sürekli ona haberler verir. Ancak bu durum köy halkı tarafından onun ve kayığının 'lanetli, büyücü' damgası yemesine yol açar. Söylenen hiçbir şeyi umursamaz yaşlı kayıkçı. Zorda kalan herkese yardımını esirgemeden yalnızca kendi hâlinde yaşamayı arzular.
Oroco kayığı ile yaşayadursun, o sıralarda şehirden gelen zengin ve yakışıklı bir doktor insanları ücretsiz tedavi amacıyla belli bir süre adada yaşamaya başlar. Oroco'nun namını duyan doktor, onu yaşadığı yere çağırarak kim olduğunu, kayığı ile ne tür bir delilik yaşadığını öğrenmeye çalışır. İlk bölüm, doktorun karşısındaki adamın bir zırdeli olduğuna karar verip şehre götürülerek bir tımarhaneye kapatılması ile son bulur.
Kimi yerlerinde fabl etkisinde öğretici nitelikler barındıran, kısa doğa tasvirlerinin bulunduğu bu masalsı bölüm, okuyucuları doğanın karşısında bulunan tehlikeyle de tanıştırmış oluyor; yani kendisiyle. Kayığım Rosinha, insan doğasını, vahşiliğinin ne kadar ileri gidebileceğini, doğa için nasıl bir tehdit oluşturduğunu okuyucuya çarpıtmadan, temel gerçeklerini saklamadan insanlara anlatmanın saf ve yalın bir tezahürü olarak hafızalarımızda yer etmesi gereken masalsı bir klasik olmayı hakediyor.