Uzun bi aradan sonra, ve de yine uzun bir yolculuk vasıtasıyla, otobüse yetişme çabası ile kestirdim tabii Jack London’ ı gözüme, asla pişman etmez çünkü bilirim diye.
Jack London’ ı severek okurum, okuduğum ilk kitap da Beyaz Diş’tir ve ben bu kitabını da severek bitirdim diyebilirim. Pandemi zamanına denk geldiğinden midir bilemiyorum ancak kitap ile fazlasıyla uyuşabiliyorsunuz, Granser’ın her ah! ı ile ah çekebiliyorsunuz da.
Kitap, ilk belirtisinin ardından 15 dakika içerisinde bile öldürebilen bir virüs salgını ile birlikte 8 milyar insanın yok olduğu ve aradan 60 sene geçtiği destopik bir dünyada, bir öğlen yemeğinin ortasında bir büyük babanın torunlarına !geçmişteki yaşantısını anlatmasından oluşuyor. Geçmişteki diyemiyorum çünkü asıl zıtlık da burada aslında çünkü ilk insanların yaşantısı gibi yaşamlarına devam eden Granser’ın 60 yıl öncesine kadar günümüzdeki gibi bir yaşam sürüp salgın nedeniyle bir anda tepetaklak olup ilk çağlara dönmesi bir yana, Jack London’ın bu kitabı 1900 lerin başında yazarken 2000 li yıllar için bu kadar isabetli tahminlerde bulunabilmesi (8 milyarlık nufüs gibi) gerçekten takdire şayan. Bu yüzden olsa gerek kitabı bitirmeden bırakmıyorsunuz zaten küçük güzel bir hikaye. Jack London bir öğle yemeğine yılları sığdırıp anlatmış, gerçekten de güzel anlatmış.
Kitapta sürekli değindiği zengin veya eğitim gören insanlar dışındakileri sürekli aşağı görmesi de gözden kaçmıyor ve bunu yaparken de bu hayatlar arasına çok keskin ve kalın bir çizgi çekiyor eğitimsiz insanlara asla bir şans vermiyor bence. Bunun dışında kitap gerçekten enfes bir hikaye sunuyor.
Bir akşam üstü veya bir sabah uyandığınızda 1 saatinizi ayırıp okuyabileceğiniz hoş bir kitap. Şimdiden iyi okumalar dilerim.