Sonra günün birinde aniden şunu fark ediyor:
Aaa, :1ayatım boyunca tiksindiğim insan benmişim!
Velhasıl bir ömre birden fazla yaşam, bir yaşama birden fazla kadın, bir kadına birden fazla yalan sığdırdım.
Dışarısı çirkinleştikçe, bir kaplumbağa gibi kapanmıştım sert kabuklu kendime. Ağırdı kendim, ezilmiştim. Ne kimseyi
içeri almış, ne de dışarı çıkabilmiştim. Mahpus kalmıştım adına emniyet dediğim o müemmen sürgüne. Kendi kendime. Dünyaya karşı uyuşmuştum böyle böyle.
Heyhat, ben adımların ve zamanın daima lüzumsuz bir telaşla işlediği, kendi rüzgarına meftun bir yerden gelmiştim. Bu
yüzden etrafımla ilgilenmeyi oyalanmak sayıp, ardımdan kovalayan varmış gibi çabucak not defterimi çıkardım çantamdan.
Baba neyse de, insan, annesinin dokunaklı bir aşk hikâyesi olsun istiyor. O hikâyenin içinde büyüdüğü rahme işlemiş olduğuna, aşkla beslenerek doğduğuna inanmak, günahkârca bile olsa aşkı tatmış bir kadının çocuğu olmak ne güzel bir duygudur kimbilir.
Allah'a ibadet etmek için oruç tutardı, kendi tanrısıyla konuşurdu.
Tanrısına hayatından şikayet etmezdi. Şikayet etmenin de dua etmenin de hiçbir şeyi değiştirmediğini
çok küçükken öğrenmişti.
Her şeyi anlatırdı tanrısına, içinden, sese dönüştürmeden. Gördüğü kadarıyla hayatın yer yer çok saçma
olduğunu ve mesela insanların boş şeylere değer vermek
gibi bazı davranışlarını anlamakta zorluk çektiğini.