İnsan bazen en büyük savaşı dışarıdaki dünyayla değil, kendi içinde verir aşk yalnızca bir duygu gibi durmuyor insanın aklını, hakikat algısını ve hatta kendine bakışını değiştiren büyük bir kırılma gibi ilerliyor duygusal yoğunluk arttıkça insanın gerçekle arasındaki mesafe de büyüyor. Çünkü bazı hisler mantığın sesini susturuyor. İnsan sevdiğinde yalnızca birini sevmiyor, aynı zamanda kendi içindeki eksik parçayı tamamlamaya çalışıyor
toplum ise her zaman bir tanım koymaya çalışıyor. Kimin haklı, kimin suçlu, kimin doğru olduğuna karar veriyor ama insanın içinde yaşadığı fırtınayı hiçbir düzen tam olarak anlayamıyor bir yanda toplumun bekası, kurallar, sorumluluklar diğer yanda insanın kalbine söz geçirememesi… Kitapta en çok etkileyen şeylerden biri buydu: İnsan bazen doğru olduğunu bildiği şeyle, hissettiği şey arasında sıkışıp kalıyor. Ve çoğu zaman aşk, insanı kendisine bile yabancılaştırabiliyor.
Aşk neydi?
-Belki de insanın kendi yarasını başka bir insanda görmesiydi.
Sevgi neydi?
-Gitse bile içten silinemeyen bir iz bırakmasıydı.
Hakikat neydi?
Herkesin başka türlü anlattığı ama insanın gece yalnız kaldığında kalbinde duyduğu o sessiz gerçekti.
kitap boyunca ölüm duygusu da hep aşkın yanında yürüyordu sanki. Çünkü bazı sevgiler insana yaşamayı değil, eksilmeyi öğretiyor. İnsan sevdiği kişiyi kaybetmese bile, sevmenin ağırlığı altında eski halini kaybediyor. Ve geriye yalnızca içte taşınan bir iz kalıyor. Belki de en güzel şeyler bu yüzden acıyla hatırlanıyor; çünkü insan ruhunda en derin yere acıyla karışan duygular yerleşiyor.
__Anlıyorum Efendim. Şimdi de izninizle 12 Eylül’e gelelim. 12 Eylül bildiğiniz gibi birçok hareketi hem iç ve hem de dış (muhteva ve şekil) açısından büyük ölçüde etkiledi. Şimdi bu etkileme ve
Sen gökyüzüydün, kanatların vardı; bense derinliklerde kaybolmuş bir sessizlik. Aramızda sadece birkaç kulaçlık mesafe değil, aşılması imkansız dünyalar, silinmez sınırlar vardı. Sen özgürce rüzgârı arkana alıp bulutların arasında süzülürken, ben sana biraz daha yakın olabilmek için her gün yüzey dalgalarıyla mücadele ettim.
Bilirdim, sana doğru attığım her adım, suyun güvenli koyundan çıkıp göğsümü o acımasız rüzgâra siper etmek, yani benim sonum demekti. Sırf senin geçtiğin yolları görebilmek için suyun yüzeyine her yaklaştığımda, nefesimin kesildiğini hissederdim. Ama seni izlemek, suyun altındaki o karanlık, loş evrende yaşama tutunmamı sağlayan tek ışıktı. Yukarıdan geçen gölgen bile kalbimin ritmini değiştirmeye yeterdi.
Biz seninle hiçbir zaman aynı fırtınada ıslanamadık, aynı yağmurun altında el ele yürüyemedik. Senin evrenin sonsuz bir mavilikti, benimkiyse o maviliğin sadece alt katı... Ben sana vuruldum, sen ise sadece ait olduğun göklere. Sen yukarıda özgürce kanat çırparken, bir balığın kalbi ilk kez suyun içinde, hiç ıslanmayan bir yangınla, senin hasretinle yandı.
En acısı da neydi biliyor musun? Benim hayatta kalabilmem için bu derinliklerde hapsolmam gerekiyordu, seninle olabilmem içinse ölmem... Bir gün beni fark edip aşağı süzülsen bile, bunun bir kavuşma değil, bir son olacağını bilerek sevdim seni.