Şems, Mevlana'ya ne öğretiyordu acaba? Yöre halkı Mevlana'dan daha bilgin birini tanımıyordu ne de olsa. Mev- lana, okumuş yazmış bir âlimdi. İlmi ezberlemiş gibiydi. Peki Şems ona ne öğretebilirdi ki? Aslında Şems hiçbir şey öğretmiyordu ona. Fazlalıklarını alı- yordu üzerinden sadece. Heykeltıraş Michelangelo'nun yaptığını yapıyordu yani. “Bu kusursuz heykelleri nasıl yapıyorsunuz?" diye sormuşlar da Michelangelo'ya, “Ben heykel yaratmıyorum ki" demiş. "O kusursuz eserler zaten taşın içinde duruyor. Ben sadece fazlalıkları alıyorum." İşte Şems de Mevlana'ya yeni bir şey öğretmiyordu, ondaki faz- lalıkları atıyordu ki içerideki kusursuz ortaya çıkabilsin diye.
Sayfa 194 - DESTEK YAYINLARI
Alıntı
Kitab-ı Mukaddes'teki anlatıya baktığımızda, Allah Teâlâ orada Hz. İbrahim'e çocuklarının yıldızlar kadar çok olacağını vaat etmektedir. Ayrıca, Israiloğulları'na bir de toprak (arz-ı mev'ûd) vaat edilir. Kitab-ı Mukaddes'e göre, Allah ile Hz. İbrahim arasında geçen bir konuşmada, onun soyuna özel bir toprak verileceği söylenmiştir. Bu yüzden İsrailoğulları, belirli bir coğrafyanın kendilerine vaat edildiğine inanırlar. İşte bu yüzden İsrailoğulları yani günümüzdeki Yahudiler -özellikle en şeditleri olan Siyonistler- arz-ı meʼvûd denilen davayı güderler. Ancak Kur'ân çok farklı bir tablo çizmektedir: İsrailoğulları'na herhangi bir toprak vaadi yoktur. Kur'ân'da geçen vaat, doğru yoldan ayrılmamak şartıyla peygamberliğin/önderliğin onlara nasip olacağıdır. Yani bir toprak garantisi değil, bir sorumluluk söz konusudur.
Reklam
Bir gün Allah peygamberleri çağırıp sormuş, saadet nedir? demiş. Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa: Arzı Mev'uda gitmektir; İsa: Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır; Buda: Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır, yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed'e gelince: "Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir..." demiş. Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli...
Sayfa 151
Bilindiği üzere hitâbet, vaaz, öteden beri milletler arasında geçerli olan anlatım ve aydınlatma vesilelerindendir. İlerlemiş milletler arasında büyük hatipler, vaizler yetişmiştir. Araplar içinde de Câhiliye zamanında birtakım hatipler yetişmiş, etkili nutukları irat etmişlerdir. Arapça'nın genişliği, Araplar'ın doğuştan güzel konuşma yeteneğine sahip olmaları, aralarında rahat anlaşılır kasideler söyleyebilecek, hitâbelerde bulunabilecek kimselerin yetişmesine yardım etmişti. Fakat daha sonra Kur'ân-ı Kerîm inmeye başlayıp da hikmet dolu âyetleri belâgat alanını süslemeye başlayınca fazilet ve gerçek âleminde İlâhî bir güneş doğmuş, artık bütün edebî eserler, yüksek mev'izeler, bedîî hitâbeler birer kandil gibi sönük bir halde kalmış, artık yüksek hatipler, edipler bu yeni nur kaynağından istifade ederek yazılarına, hitâbelerine başka bir incelik, başka bir güzellik ve parlaklık vermeye başlamışlardır.
Şüphesiz hitâbet de mev'izeler de bir kısım usule, birtakım kurallara, esaslara dayanır. Bunlar başlı başına bir ilim konusunu teşkil etmektedir. İşte bu ilmin de en feyizli dayanağı Kur'ân-ı Mübîn'dir.
Asrın fünun ve felsefesini, âliyât ve usuliyyâtını milli ve dini ananelerimizi izah ettiğimiz surette aşılar ve mezç edersek muasır bir İslâm - Türk medeniyeti hasıl olacaktr. Ve işte halk ruhunun <Kızıl Elma> diye aradığı bu mev'ut vatanına vasıl olduğumuz zamandır ki hakiki manasıyla harsen hür ve medeniyyeten müstakil olacağız.
Sayfa 28·Kitabı okudu
Reklam
Reklam