Özellikle dağ köylerinde, insanların daha bir mümin olduğunu görüyorum. Gerçi sadece insanlar değil, “yukarıda" olan her şey daha temiz kalıyor, kalabiliyor. Dikkat ederseniz, hava ve su, aşağıya indikçe, insana yaklaştıkça, insan içine karıştıkça kirleniyor. Kaynağından mis gibi çıkan su, denize dökülene kadar zift gibi oluyor. Sadece hava ve su değil, insan da böyledir. Aşağıya indikçe, yani şehirlere doluştukça, hızla kirleniyor; pırıl pırıl olan gözleri fırıl firıl oluyor, kafası hesap makinesine, kalbi buzdolabına dönüşüyor; velhasıl denize dökülen su ile aynı akibeti paylaşıyor. Yine, şehirlerde hepimiz sıradan biri olup çıkıyoruz. Jean Baudrillard’ın deyimiyle, sıradanlaşma, şiddet kadar tehlikeli bir şeydir. Nitekim, şehirlilerin şiddete daha yatkın olması, insanın kanını donduran cinayetlerin daha çok şehirlerde işlenmesi, bu sıradanlaşmanın bir parçası. Bir tanıdığımdan biliyorum: Köyde, bir sineğe bile sözünü geçiremeyen, köylülerin tabiriyle pısırık olan biri, İstanbul'a yerleşince milletin başına kabadayı kesilmişti.