Deniz, içinde suyu, tuzu ve soğuk bir güneşi zaptetmiş, şişkin bir yelken gibi kokuyordu. Yalın bir kokusu vardı bu denizin, ama aynı zamanda büyük ve kendine özgü bir koku, öyle ki Grenouille, çözümleyip balığımsı, tuzumsu, suyumsu, yosunumsu, taze olan diye ayırmaktan kaçındı. Denizin kokusunu bütün olarak bıraktı, bütün olarak belleğinde saklayıp tadını bütün olarak duyumsadı. Denizin kokusu öyle hoşuna gitti ki, onu günün birinde saf ve katışıksız olarak ve içinde boğulabileceği kadar çok ele geçirmeyi diledi. Sonraları, anlatılanlardan denizin ne kadar büyük olduğunu, üzerinde, denizi görmeden günlerce gemiyle dolaşılabileceğini öğrendiğinde, öyle bir gemide, en ön direğin en tepesindeki gözetleme yerinde oturup denizin, aslında koku da değil, bir soluk, bir soluk veriş, bütün kokuların bitişi olan sonsuz kokusunun içinden uçar gibi geçmek, bu solukta zevkten eriyip dağılmak düşü, en sevdiği şey oldu.