Kasvetli ve gotik havasıyla insanı içine çeken bu romanın kasvetli havasını anlamak için yazarını biraz araştırdığımda her şey çok daha netleşti. Emily Brontë, 19. yüzyıl İngiliz edebiyatının belki de en gizemli ve sıra dışı yazarlarından biri. Öyle ki bu gizemi, romanını yayımlarken bile sürdürmek zorunda kalmış. Uğultulu Tepeler romanı uzun bir süre yazarının Ellis Bell olduğu düşünülerek okunmuş. Dönemin kadın yazarlara ve kadınlar üzerinde kurmuş olduğu önyargılar ve tabular nedeniyle Emily Brontë, romanını farklı bir isimle yayımlamak durumunda kalmış. Bu durum, romanın sertliğini ve karanlığını daha da anlamlı kılıyor.
Zaman, intikam, tutku ve yıkım temalarını ele alan Uğultulu Tepeler, bu yönüyle edebiyat tarihinin en etkileyici romanlarından biri. Romanı okurken huzurdan çok rahatsızlık hissi bırakması da belki bu yüzdendir. Çoğu yazarın kendisini roman karakterleriyle bir şekilde bütünleştirdiğini düşününce, Emily Brontë’nin kendisini hangi karakterle özdeşleştirdiğini sorgulamadan edemedim. Zaten romanda o kadar çok karakter var ki, olay örgüsünde kimin nerede durduğunu takip etmek çoğu zaman kafa karıştırıcı; fakat bu karmaşa romanın kasvetli atmosferine hizmet ediyor.
Başrollerin hikâyedeki yerinden kısaca söz etmek istiyorum ve buna, yazarıyla asla bütünleştirmek istemediğim Heathcliff karakteriyle başlayacağım.
Heathcliff, romanın en nefret uyandıran ama aynı zamanda psikolojisini anlamaya çalıştığım karakteri oldu. Onu sevmek mümkün değil; fakat tamamen anlamaktan vazgeçmek de kolay değil. Başına gelen her şeyi, sevdiği kadın tarafından bir seçenek olarak görülüp tercih edilmemesine bağlamak istedim. Yine de onun kötülüğünden ve kalbinin karanlığından şüphe etmediğim anlar oldu; çünkü bazı davranışlarının artık geçmişle açıklanamayacak kadar bilinçli