Kitabı okuduğum süreç boyunca modern insanın yüzüne taktığı maskenin maden işçilerinde olmaması sebebiyle sık sık merhum Jung’u andım. Kadınların toplumdaki yeri, kendilerini algılayış biçimleri, her türlü ihtiyacın hoyratça karşılanıyor oluşu, toplumun çok önemser gözüktüğü ikiyüzlü kuralların işçi mahallesinde geçerli olamayışı, bir oda evde onca insanın dip dibe yatıp kalkması, aynı küvette yıkanması, çocukların yük olarak görünüşü ve tüm bunlara rağmen bir parça ekmek bulmanın bile çoğu zaman mümkün olmayışı hem son derece üzücü hem de maalesef rahatsız ediciydi. Belki de yüzleşmek zorunda kalışımdandır.
Çok uzatmadan değinmek istediğim birkaç mesele var. Öncelikle yaşları küçücük olan üç arkadaş var: Jeanlin, Lydia, Bebert. Bu üçlünün ilişkisini okurken diktatörlüğü, baskıyı aslında doğayı izliyor oluşumuz çok ilginç hissettirdi bana. Yaşlarının ufak oluşunun kattığı ilkelliğin içinde hayvansı duygular geziniyor ve böylece bizim yüzümüze de maden işçilerinin insana özgü şeylerden ne kadar da uzak bırakıldıkları çarpılmış oluyor.
Diğer değinmek istediğim mesele de devrim sırasında bakkal Maigrat’ın kadınlar tarafından katledildiği anlar. Dehşetle anımsayacağıma ve kolay kolay unutamayacağıma eminim. Kadınların onurunu ömrü boyunca ayaklar altına alan bir adamın bu şekilde katledilişi içimi ferahlattığı kadar insanların cinnet anını yüzüme çarptığından bir nebze ürktüğüm de doğrudur. Bu insanları zamanında eğitmeyi akıllarından bile geçirmemelerine rağmen eğitimsiz ve aç kalmış maden işçileri bütünüyle ilkel duygularıyla hareket edince onları aşağılayan ve horgören kentsoyluları ve sözde asilleri de her daim öz çirkinlikleriyle hatırlayacağım. Beni asıl ürküten şey de burada devreye giriyor zaten, maden işçilerindense çirkin olarak bahsettiğim kentsoyluların