Karmaşık olmayan ilişkiler bir zamanlar vardı herhalde, diye düşünüyordum. Elbette varmış. Belki yine de var ama göz önünde dolaşmıyor.Longos
İki bin yıl öncesinden gelen bu hikâye, Midilli Adası'nda doğan, yeşeren ve engellere göğüs geren bir aşkı anlatıyor.
Masumiyet, acımasız kader, sadakat, ihanet, tanrıların intikamı ve hatta acımasız korsanların eşlik ettiği bu aşk hiçbirine boyun eğmiyor, yok olmuyor. Sadece lekesiz, masum, karmaşık olmayan ilişkiler ve saf duygulara değil, hayvanlara, bitkilere, rüzgâra, mevsimlere de aynı güçle yönelebilen bu kadim metin insanlığ bir armağan
"Sevdalı olanlar acı çekerlermiş.”
Daphnis ile Khloe'nin Aşkı Antik Yunan edebiyatının ilk düzyazı örneklerinden biri kabul edilmesinin yanı sıra pastoral edebiyatın da ilk yapıtıdır. Yazarının kimliği netleşmemiş olsa da romanın okur üstündeki etkisi yüzyıllar sürmüş, nice yazara, ozana, heykeltıraşa, ressama, müzisyene ilham vermiş; Shakespeare'den Goethe'ye, Rousseau'dan George Sand'a, Colette'ten Yukio Mişima'ya birçok büyük edebiyatçının yapıtlarına esin kaynağı olmuş bir Daphnis ile Khloe'nin Aşkı geride bıraktık
Hiçbir sevdalı böyle şeylerle ilgilenmez, sevdasına yol açan gövdenin güzelligini gördüğünde ona kapılır, gider. İşte bu yüzdedir ki kimileri bir ağaca, bazıları bir ırmağa, bazıları da yabani bir hayvana âşık olabilir. Sevdalandığından korkan birine acımak gerekmez mi? Ben bir kölenin gövdesine ama özgür bir adamın güzelliğine
sevdalandım. S:88
Edebiyat tarihinde bazı başlangıçlar, yazarın ileride inşa edeceği devasa şatonun mütevazı ama en hesapsız temel taşlarıdır. Haruki Murakami’nin yirmili yaşlarının sonunda, sıradan bir beyzbol maçının ortasında zihnine düşen tuhaf “roman yazabilirim” dürtüsüyle kaleme aldığı Rüzgarın Şarkısını Dinle, tam da böyle bir ilk adım. Yazarın uzun yıllar başka dillere çevrilmesinden imtina ettiği bu ilk gençlik eseri, aslında bir ustanın çıraklık dönemindeki telaşlı ve cesur adımlarını barındırıyor.
Bu romanı okurken, sınırları ustaca çizilmiş ve pürüzsüz işleyen bilindik Murakami evrenini beklemek haksızlık olur. Metin yer yer dağınık; bazı imgeler havada asılı kalıyor, hikâyenin uçları yazarın sonraki eserlerine kıyasla daha yüzeysel bir biçimde açık bırakılıyor. Ancak bu dağınıklık, okuru iten bir acemilikten ziyade, henüz kendi sesinin tınısını arayan bir yazarın samimiyeti olarak yansıyor sayfalara. Kapağında Murakami ismini görmeseydik, bu yapısal boşlukları taze ve farklı bir edebiyatın müjdecisi olarak yorumlamamız işten bile değildi.
Fakat kitabın asıl büyüleyici tarafı, okura sunduğu edebi arkeoloji imkânı. Haşlanmış Harikalar Diyarı’nda karşımıza çıkan cebindeki bozuk paraları takıntıyla sayan karakterin ya da Renksiz Tsukuru Tazaki’nin satır aralarında gizemli bir şekilde beliren kesik parmak imgesinin tohumlarını bu ilk romanda buluyoruz. Murakami, sanki gelecekte yazacağı başyapıtlara yıllar öncesinden gizli mektuplar yollamış, kendi edebiyatının şifrelerini usulca bu ilk metne kazımış gibi.
Rüzgarın Şarkısını Dinle, kusursuz bir edebi harika olmaktan çok, büyük bir yazarın doğuş anına tanıklık ettiğimiz mahrem bir seyir defteri. Bize roman sanatına dair eski ama derin gerçeği fısıldıyor: Bazen bir yazarın en "eksik" metni, onun zihnindeki okyanusu anlamak
Bu kitabı büyük bir merakla almıştım fakat okurken o kadar sıkıldım ki normalde insan davranışlarını yoğun analiz eden kitapları çok severim bu tarz kitapların farkındalığımı artırdığını düşünüyorum ama bu kitapta yazarın fazla kapalı bir şekilde yazdığını düşünüyorum ve bazı yerler o kadar anlamsız geldi ki okurken akışa giremedim . Ama kitaba adını veren "Yaz Ortasında Ölüm" ile Sayfiye Çamları ve Bulmaca hikayelerini sevdim. Özellikle Bulmaca hikayesinin sonu çok ters köşeydi.
İlk Haruki Murakami kitabımdı. Başka bir kitabıyla başlamayı isterdim. Olayları betimleyip anlatışı inanılmaz akıcı. Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın havasını taşıyor ki kitapta da buna birçok atıf var; konuşmasının Holden'a benzetilmesi, atlıkarınca imgesi, toplumsal norm ve akran eleştirileri, erkek yurdunda kalma ve toplumdan dışlanan oda arkadaşları gibi. Murakami de bu kitabı Japoncaya ilk çeviren kişi olmuş zaten. 68 kuşağının ve Beat kültürünün Uzak Doğu'ya yansıyışını görsek de benim yorumuma göre o zaman ve konumda yeterince sindirilememiş bir kültür ya da benim beklentim aksi yöndeydi. Oldukça şeffaf olan ve iki boyuta indirilmiş karakterleri bir arada barındırırken olayların gidişatındaki anlamsızlıklar eninde sonunda psikolojik çözümlemelerle mantıklı bir zemine oturtuluyor. Ta ki kitabın sonuna kadar. Kitabın sonu olsun bitsin, hadi bir şekilde bağlayalım aceleciliğiyle yazılmış gibi hissettirdi.
Reiko karakterine gelecek olursak, bu karakterden başından beri şüpheliyim. Anlattığı mitomani kız hikayesi, Naoko'nun ölümünden sonra sadece ona giysileri için bir not bırakışı vs. Sonuç olarak rehabilitasyon merkezinde tedavi olmayı amaçlayan bir kadın ve son zamanlarda Watanabe ile sadece o mektuplaşıyor. Anlattığı o mitomani kız kendisi olabilir veya olayları çarpıtıp istediği yönde manipüle edebilir gibi bir his uyandırdı içimde. Yazarın böyle bir şüphe uyandırma amacı veya olayları açık uçlu bırakma amacı var mıydı bilemiyorum ama durumları soru sormaya imkan vermeden hızlı bir şekilde açıklığa kavuşturması bana böyle hissettirdi. Sizin yorumunuz nedir?
"Satıyorum, satıyorum, sattım gitti!" Hadi, şaka şaka... Ama kitabı okurken bana buna benzer pek çok his bıraktı.
Japon edebiyatı denince aklımda daima Dazai'nin İnsanlığımı Yitirirken romanı vardır. Ne yalan söyleyeyim, kurgu bana oldukça benzer geldi. Burada o romandaki kadar yoğun bir dram, yok oluş, savruluş ve travmalar yoktu. Belki bunlar yine vardı ama bu kez işin içine mizah da katılmıştı.
Karakterimiz bir keresinde hap içerek intihar etmeye kalkışıyor. Sonrasında ise "İntihar kötü bir şey; işin sonunda hastaneye gidiyorsun, üstelik sapasağlam taburcu oluyorsun," diyerek bu yöntemden vazgeçiyor. Ardından kendi canına kıymanın en iyi yolunun bu olmadığını düşünüyor ve farklı bir fikir geliştiriyor: Gazeteye ve kapısına "Satılık Hayat" ilanı vermek.
Onun gözünde hayatı zaten kolayca gözden çıkarılabilecek bir şey. Hikâye de tam bu düşüncelerle başlıyor. İlk olarak yaşlı bir adam geliyor. Kendini terk eden güzel bir kadından intikam almak istiyor ve bunun için kahramanımızın o kadını elde etmesini talep ediyor. Kurgu buradan itibaren şekillenmeye başlıyor.
İşin tuhaf yanı ise şu: Her ne hikmetse karakterimiz bir türlü ölmüyor. Buna karşılık etrafındaki insanların hayatları bir şekilde sona eriyor. Bu yönüyle kitap bana yine İnsanlığımı Yitirirken'i hatırlattı. En azından bıraktığı his bakımından.
Ancak buradaki karakter, Dazai'nin romanındaki kahraman kadar benmerkezci değildi. Yer yer insanları anlamaya çalıştığını, hatta empati kurabildiğini görüyoruz.
Kitaptaki yan karakterler ise oldukça etkileyiciydi. Muhtemelen bilinçli olarak seçilmişlerdi. Başkalarının acı çekmesinden memnuniyet duyan kadınlar, sadist bir ruha sahip bir karakter, zengin bir ailenin kızı ve toplumun "üçüncü sınıf" olarak gördüğü bir kadın... Yazarın bu karakterler üzerinden kadınların
Satılık HayatYukio Mişima · Can Yayınları · 2023185 okunma
Sonsuza dek dışlanmış olmanın kederi düşlerimde hep bu insanlara ve hayatlarına duyduğum kedere dönüşüyordu kederimle varoluşlarına katılmaya çabalıyordum sadece.