Bazı kitaplar sadece okunmakla kalmaz; insanın sinir sistemine sızar.
Emil Cioran’ın "Çürümenin Kitabı" adlı eseri tam da böyle bir eser.
Bu kitap, okura teselli vermek için yazılmamış. Tam tersine, insanın kendi içindeki çöküşü, varoluşun yorgunluğunu ve düşüncenin bazen nasıl bir lanete dönüşebileceğini bütün çıplaklığıyla yüzüne vuruyor.
Cioran, klasik anlamda bir filozof gibi sistem kurmuyor. Bir hakikati ispat etmeye de çalışmıyor. O, daha çok yaralı bir bilincin parçalı itiraflarını sunuyor. Bu yüzden Çürümenin Kitabı bir düşünce kitabı olmaktan çok, çöküşün estetiğiyle yazılmış bir iç monolog gibi okunuyor.
Kitabın en çarpıcı yanı, umutsuzluğu bile sıradanlaştırmadan anlatabilmesi. Cioran’da karamsarlık bir poz değil; neredeyse ontolojik bir dürüstlük. Yaşamı yüceltmiyor, acıyı romantikleştirmiyor, insanı da merkezde kutsamıyor. Tam tersine, bütün bu kavramları söküp dağıtıyor. Ve bunu yaparken insanı tuhaf biçimde rahatlatıyor. Çünkü bazen en büyük teselli, iyimserlik değil; bir başkasının da aynı karanlığı bu kadar keskin görmüş olmasıdır.
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, Cioran’ın düşüncelerindeki acımasız berraklık oldu. Onun cümleleri sadece karanlık değil; aynı zamanda neredeyse şiirsel bir keskinlik taşıyor. Her aforizma, okurun zihninde kısa ama derin bir sarsıntı yaratıyor. Bazı cümleler insanın içinden geçip gidiyor, bazıları ise uzun süre içeride kalıyor.
Çürümenin Kitabı, herkes için uygun bir kitap değil bu arada. Çünkü bu eser, okuru avutmuyor; onunla birlikte uçuruma bakıyor. Ama tam da bu yüzden kıymetli işte. Özellikle varoluş, hiçlik, can sıkıntısı, yorgunluk, bilinç ve insanın kendi kendine yabancılaşması üzerine düşünenler için unutulmaz bir deneyim sunuyor.
Sonuç olarak bu kitap, karanlığı sevenler için yazılmış bir karanlık kitabı