Peter Ludwig Berger
"Fizikçiler bütünüyle dünyanın yok olmasıyla meşgulken sosyal bilimciler de dünyanın hislerine tercüman olmak gibi küçük bir misyon üstlenebilirler."
Sosyoloji
Bediüzzaman'ı Üstâd kabul ediyor ve onunla iftihar ediyoruz. Peki biz o Üstâd'a ne kadar lâyık olabiliyoruz? Kuru kuruya bir muhabbet ya da iftihar etmek bizi kurtarmayacaktır, değil mi? O Üstâd'ın ufkuna, ilmî derinliğine, meselelere vukufiyetine, hak dâvâsı uğruna her şeyi göze alan tavizsiz duruşuna da vâris miyiz? Üstâd Bediüzzaman Said Nursî bizleri "derecesine göre birer Said ve birer vârisim ve benim yerimde Nurlar'ın birer bekçi muhafızı" (Emirdağ Lâhikası 2, s. 6) olarak görmüş ve bizlere bir misyon biçmiştir. Abdulkadir Çelebioğlu
1000Kitap
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Misyon nedir ...? Örnek şeytan şeytanlığını yapar ! melek te melekliğini
Ebette her canlı varlık çok değerlidir ( çok özeldir) hepsi bir misyon üstlenmiş tir , yanlızca bunun farkında değildir
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -IV-
Tarih bir "yorum-bilim"e dönüştüğünde tesbitler büyük resme talip olmaya başlarlar. Sözgelimi: Batı'nın tarih anlayışına göre, yine kendisinin tâyin ettiği çağların açılıp kapanması, cisimce gayeten küçük olayların sonucu olarak gerçekleşmiştir. İlkçağın bidayeti yazının bulunmasıdır meselâ. Yeniçağın başlangıcı ise İstanbul'un fethidir. Fakat, ne yazıyı bulan kişiye/kişilere ne de İstanbul'u fetheden mübarek orduya/komutana sorsanız, böyle bir niyette oldukları bilgisini onlardan alamazsınız. Evet. Onların eylerken Batılı tarihçilerce çıkarılacak sonuçlardan haberleri yoktur. Kendilerine âit niyetleri vardır. Belki biraz da öngörüleri. Ancak işin varacağı nokta tastamam hasbelkaderdir. Yâni "hesabü'l-kader"dir. Kaderin bir hesabıyladır. Buna benzer birçok misâl verilebilir ki, bir yorum-bilim olarak tarih, küçük olaylara sahiplerinin niyetçe kaldıramayacağı kadar büyük ağırlıklar yükler. İsabetsiz de değildir üstelik. Çünkü tetkikini daha büyük bir resme göre yapar. Sonuçları eylem sahiplerinin öngöremeyeceği bir genişlikte görür. Onları analiz eder. Atılan taşın dalgalarının nerelere kadar vardığını seyreder. Bütün bu okumalarının ardından da mezkûr olayları çağlarının başlangıcı olarak atar. Ha, elbette, nazarını etkileyen kendi imânıdır. İdeolojisinin öğrettiği önem sırası tâyinlerde belirleyicidir. Şüphesiz bu tarihi yazan biz Müslümanlar olsaydık çağların durumu bambaşka olurdu. Bu nedenle, ben, kimilerinin "Muaviye radyallahu anhı sevmeye engel" gibi gördüğü meşhur metni, Bediüzzaman'ın tarih okuması olarak da analiz ediyorum. Nedir? Yeniden misafir edelim: **"Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) arasında olan muharebe, adalet-i mahzâ ile adalet-i izafiyenin
Hazreti Muaviye
Eski Başbakan Binali Yıldırım’ın "Ben orada ne dediğini anlamadım. Çevredekiler gülünce ben de nezaket gereği güldüm" açıklaması, aslında siyaset psikolojisi açısından fıkranın kendisinden daha derin bir ifşadır. Kelimeleri duymasanız bile, ait olduğunuz veya o an paylaştığınız o şatafatlı "üst güverte" korosu güldüğünde, refleks olarak o koroya eşlik edersiniz. Çünkü o salondaki kolektif konfor ve "nezaket", aşağıda (salda) o fıkranın öznesi olan insanların haysiyetinden çok daha önceliklidir. Muhafazakar siyasi elit, ne kadar "halkın bağrından çıktık" dese de, geleneksel sermayenin o steril alanına kabul edildiğinde, oranın kurallarına ve esprilerine uyum sağlamak için o "ahlaki anesteziye" (Schadenfreude moduna) anında dahil olur. Şimdi fıkranın kendisine bakalım: Modern tıbbın, batılı rasyonalizmin ve muazzam bir sermayenin sembolü olan bir hastane açılışında, milyarder bir iş insanı kürsüye çıkıyor ve Kürt kadınını "doktorun perdenin arkasına geç soyun" komutunu anlamayan, cinselliği veya tıbbi prosedürü ilkel bir algıyla tersyüz eden komik bir figür olarak anlatıyor. Bu fıkra, egemen elitlerin taşraya ve azınlıklara bakışındaki o "Medenileştirici Misyon" kibrinin en çıplak halidir. Onların gözünde o kadın, hakları olan eşit bir vatandaş değil; modern dünyanın kurallarını bilmeyen, dolayısıyla üst güvertede viski kadehleri tokuşturulurken araya serpiştirilecek bir "eğlence/fıkra" nesnesidir. Gündüz meydanlarda kutuplaşma tiyatrosu oynayanlar, akşam lüks bir hastane açılışında yan yana oturur. Biri Kürt kadını üzerinden çiğ bir espri yapar, diğeri ise "nezaketen" ona eşlik eder. Bayraklar, isimler, bakanlar, başbakanlar değişir; ama elitlerin aşağıdakileri araçsallaştırma, küçümseme ve onların üzerinden kendi iktidarlarını tahkim etme refleksi 200 yıldır milim
Sosyoloji