İhsan Oktay Anar’ın ilk romanı olan Puslu Kıtalar Atlası, postmodern anlatının teknikleriyle kaleme alınmış bir eserdir. Puslu Kıtalar Atlası’nın bu akımın Türkiye’de üretilmiş en meşhur eserlerinden biri olması hayli güzel bir detay olduğunu düşünüyorum.
Kitap Descartes'in "Düşünüyorum o halde varım.” cümlesinin alıntılanması üzerine kurgulanmış. Kitabı okudukça hak vereceksiniz. Hatta kendisi cümleyi değiştirip "Düşlüyorum o halde varım." olarak kullanmış.
Anar’ın romanları zaten bilindiği üzere, doğaüstü olaylara dinsel ve alegorik unsurlara yer veren içeriklerine, düşünsel derinliğine, kişilerin simgesel kimliklerine, geleneksel formlara ve söz kalıplarına yer veren üsluplarına, ilk bakışta bağımsız gibi görünen ama sonradan ustaca bir birine bağlanan iç içe geçmiş öykülerine, mizahi ögelerle beslenen ironik üslubuna göre kurgulanıyor. Puslu Kıtalar Atlası'da tam o şekilde bir kitap.
Kitap, On yedinci yüzyıl İstanbul’unda yaşayan Uzun İhsan Efendi’yi merkeze alınarak kurgulanmış ve fantastik öğelerle karşımıza çıkıyor. Puslu Kıtlar Atlası’nın olay örgüsü, birbirinden bağımsız gibi görünen karakterlerin romana dâhil olması ve bu karakterlerin yollarının kesişmesi ile zincirleme bir halkalar yığını hâlinde okuyucusuna aktarmış. Uzun İhsan Efendi’nin gördüğü düşlerden sonra yazdığı ve oğlu Bünyamin’e verdiği kitabın adıdır, ve bu kitapta, Bünyamin’in macerası baştan sona anlatılmaktadır.
Kitabın genel dokusunda tarih, felsefe, psikoloji, fizik, matematik, coğrafya, teoloji gibi çok çeşitli özellikle geleneksel anlatı türlerinin etkisi belirgin bir şekilde hissediliyor. Anlatım mitler, destanlar, masallar, efsaneler, menkıbeler, halk hikâyeleri, meddah hikâyeleri, kıssalar, seyahatnameler ve kutsal metinlerle o derece iç içe geçmiş ve kaynaşmış durumda ki bu da