Melisa

“Karının ismi ne?” “Marry,” dedi şaşkınlığını gizleyemeyen Chuck. “Onu terk ettin diye kendini öldürme,” dedi Joan. “Birkaç aya hatta birkaç haftaya kalmaz, gene kendini bütün hissetmeye başlarsın. Şu anda ortadan ikiye ayrılmış bir organizma gibi hissediyorsun kendini. Mitoz bölünme daima acı verir. Bunu iyi biliyorum çünkü eskiden burada yaşayan protoplazma her bölünüşünde müthiş acı çekerdi ama bölünmek zorundaydı; büyümesi için şarttı bu.” “Galiba büyümek can acıtıcı bir iş,” dedi Chuck.
Reklam
O gün çok önemli bir şey öğrenmiştim: Sadece yaşadığımız talihsizlikler tahammül edilebilir olduğu sürece kendimiz için üzülebiliriz. ...Tahammül sınırını aşınca, katlanılamaz olana katlanabilmek için halimize güleriz.
Çocuklarda dil edinimi konusunu inceleyen dilbilimci Breyne Arlene Moskowitz bize şu örneği aktarıyor: Kendi duyuşu normal olan ancak anne babası sağır olan bir çocuk şiddetli astımı olduğu için evden pek çıkmaz. Onunla Amerikan İşaret Dili’nde anlaşan ailesi, İngilizce öğrensin diye çocuğa her gün televizyon seyrettirir. Çocuk üç yaşına geldiğinde her derdini işaretlerle anlatabilmektedir ama İngilizce’yi ne anlayabilmekte ne de konuşabilmektedir. Bu çocuğun üzerinde yıllarca çalışan Moskowitz varılacak tek sonuca varmıştır. Zehir şişelerinin üzerine yapıştırılan kuru kafa işaretli etiket her televizyonun üzerine de yapıştırılmalı. Sonuç şu: “Televizyon, dil edinimi için tek kaynak olamaz çünkü televizyon soru sorabilir ama çocuğun sorularını yanıtlayamaz. Demek ki çocuk, bir dili ancak içinde bulunduğu ortamda konuşuluyorsa öğrenir ve bu dili yakın çevresindeki insanlarla iletişim kurmakta kullanır.”
Çocuk psikologlarının çoğu tarafından üzerinde durulmayan bir konu olan can sıkıntısına, hareketsiz bir durum denip geçiliyor. Oysa can sıkıntısı bir düşünme fırsatı, çocukların ilginç buldukları şeyleri keşfedebilecekleri sessiz bir mekan olabilir. Toplumsal eleştiri ustası Walter Benjamin’in dediği gibi, “Can sıkıntısı, yaşantının yumurtası üzerinde kuluçkaya yatan hayal kuşudur.”
...Elinin altında televizyon varken bir çocuk doğal kaynaklara başvurmaya gereksinim duymaz ve can sıkıntısı gibi bir durumla karşılaşmaz. Çocuk, televizyona olumsuz eleştiri getiren bir araştırmacının deyimiyle “down time”a (makinelerin stop ettiği an) girmekten kurtulur ve günlük programının dağılıp kendini çaresizce zamanın akışına bıraktığı anları yaşamaz. Bir zamanlar bütün bir öğleden sonra “yapacak şey bulamayan” çocuklar oyunlar uydurur, kendilerini oyalayacak ilginç bir şeyler bulurlardı. Bugünlerde çocukların düş güçlerini kullanmalarına gerek yok. Yeni masallar uydurmak, yeni oyunlar icat etmek ya da gerçeği farklı biçimlerde kurmak zorunda değiller.
Reklam