“Simon de Beauvoir, boşuna sevememiş Sarte’ı” dedirtti bu kitap; beraber geçen ve okumaya, yazmaya, öğrenmeye adanmış 2 hayat. Entelektüel birikim, duygular ve biraz da zorbaların yol açtığı dönemsel facialar birleşince böyle kederli ve kaliteli eserler yazdırtıyor insana. Sartre’ın neden edebiyata bulaştığı araştırılmak istenirse herhalde “Özgürlük Yolları” üçlemesi cevabı veren ilk seçenek olacaktır. İnsanı anlatmak istediyse, çok az kişinin anlayacağı teknik makalelerin yerine edebiyatın tasvir gücünü kullanarak yapacaktı bunu. Kitap, edebi yoğunluğu ile gayet doyurucu; öte yandan cümleleri okuması da gayet kolay. Dahası, yapısal olarak 2 bölümden oluşuyor: ilk kısım 1. kitabın yazım tarzıyla bire bir aynı, ikinci kısımda ise tek bir paragraf başı bile yapılmadan cümleler sıralanmış. Bu kısmı bitirmek, ilk kısma göre daha uzun sürebilir ama buna karşın oldukça akıcıydı. 2 kısmı da sayarsak kitabın 2 sonu olduğunu söyleyebiliriz.
***************************************************************************
Hikâye yine ana karakter Matheiu üzerinden devam ediyor. Yalan barış antlaşmaları, Komünist Parti’nin ve hükümetin yanlış adımları, ordunun başındaki cesur olmayan generaller ve ülke geneline yayılan korku sonucu Naziler, Paris’i ele geçirir. Sartre da haklı olarak 2. Dünya Savaşı’ndan ve Almanların acımasızlığından etkilenmiş olacak ki 3 kitapta da bütün hikâyeyi savaş üzerinden işlemiş. Paris burada bir semboldür aslında. Zaten bireysel hayatında başarı elde edememiş, aşkı bulamamış, yakınlarına ve topluma olan görevlerini yerine getirememiş, varoluşsal boşluğunu kendine dahi açıklayamayan çaresiz, korkmuş, geleceği kestiremeyen ve geçmişinden kopamamış insanların bir topluluğudur Paris; kısacası anlamsız insan hayatlarının tek bir bütün haline bürünmüş varlık