Bir sabah, buğulanmış bir aynanın karşısında duruyorsun. Camın arkasında bir siluet var; tanıdık ama eksik. Parmaklarınla buğuyu silmeye çalışırken, aynanın içinden bir ses yükseliyor.
“Ben kimim?”
#aynadakibuğu bir insanın sadece yaşamını değil, kendiyle yüzleşmesini, adını yeniden koymasını, kaderini kalemle yeniden yazmasını anlatıyor. Ama öyle kuru bir anlatı değil bu, her satırı bir sahne, her cümlesi bir nefes gibi.
Doğduğunda sana bir isim verilir. Ama o isim, bir kimlik değil; bir yük olur. “Alparslan Türkeş” ismiyle büyüyen bir çocuk, sokakta, okulda, hayatta hep bir duvarla karşılaşır. O duvar, sadece ideolojik değil; kişisel bir sınavdır. Ve bir gün, mahkeme kararıyla kendi adını kendi koyar: Sinan.
Bu, bir insanın kendini yeniden doğurmasıdır.
Bir gece, Mevlânâ’nın türbesi rüyana girer. “Beni yaz” der. Elinde bir kalem, başında bir kubbe… Bu rüya, bir çağrı değil; bir kaderdir. Yazmak artık bir meslek değil, bir ruhsal görevdir. Kalem, onun elinde bir anahtar olur; kapalı kalpleri açmak için.
Üzerinde mor bir yelek. Ne modaya uyar ne zamana. Ama o yelek, halktan yana olmanın, sadeliğin, vefanın simgesidir. Sinan Yağmur, bu yelekle sokak sokak, şehir şehir dolaşır. Her şehir ona yeni bir aile bağışlar. Yazarlık, onun için kelimelerle kurulan bir akrabalıktır.
Bir ömre kaç savaş sığar?
Yoksulluk, dışlanma, vicdan azabı, aşk, dostluk, deprem, esaret…
Ama her kayıp, bir kabule dönüşür. Hayat, biriktirdiklerin değil; vazgeçtiklerinle anlam kazanır.
“Ölümden korkmam, asıl korkum yaşamadan ölmektir.''
Bu cümle, kitabın finali değil, bir uyanış çağrısı gibi.
Hayat buğulu bir ayna gibidir, silmeye çalıştıkça iz bırakır.
Çocuk kalbim, bir camın bile canı olduğuna inanacak kadar saftı.
Yazar olmak demek, yalnızca kitap çıkarmak değil, kelimelerini duvarların